Zor veda – Kocatepe Gazetesi

Zor veda – Kocatepe Gazetesi

Sezer Küçükkurt 14 Şubat 2011 Pazartesi 02:00:00
  Fırtınalarla, mücadelelerle, başarılarla dolu bir yaşamın ardından 2008 yılı başından itibaren “Artık yoruldum, ne yaparsanız yapın. Ben motoru rölantiye alıyorum” demişti. Sadece günlük yazılarına devam ediyor, ama rutin işlere bulaşmıyordu. Bu sözlerin ardındaki güveni idrak edince sevinmiş, artık onu dinlendireceğimiz için, gönlünce bir emeklilik hayatı yaşatacağımız için mutlu olmuştum.
“Rölanti”deki günler 1 sene kadar sürdü. 2008 yılının son günlerinde adımlarındaki yavaşlamayı, hareketlerindeki durgunluğu fark ettiğim gün, “İnat etme, artık doktora gideceğiz” dediğimde, “Bana hasta diye bir kulp taktıramadınız gitti. İyi gidelim bakalım” demişti. İlk kontrollerini yapan doktor, “Beyin kanaması geçiriyor, hemen hastaneye yatıracağız” dediğinde biz şaşırmıştık ama, kendisi daha çok şaşırmıştı.
Hastaneyle tanışıklığı böylece başladı. 73 yıllık ömründe hasta-neye hiç yatmamış olan, kardeşleri, akranları ameliyatlar geçirdikçe, “Hamdolsun, içinizde bıçak yemeyen bir ben kaldım” diye sevinen Babam, vaktinde müdahale sayesinde beyin kanamasını arızasız, noksansız atlattı.
Ama hastaneyle tanışmıştı bir kere. Yaşlılık üzerine çökmüştü. Aralıklarla, genel kontrol amaçlı bir kaç kez doktora gittikten sonra 2010 yılı başlarında parkinson hastalığı teşhisi konuldu. Zihni ve bedeni melekelerini kaybetmeden, hareketlerde yavaşlamaya, kaslarda katılaşmaya neden olan bu hastalıkla ilgili olarak Ankara’daki Profesör Dr. Zülküf Önal’a “Hocam, çaresi yok mu?” dediğimizde, “ABD’nin eski Başkanı Reagan ve ünlü Boksör Muhammed Ali başta olmak üzere pek çok ünlü bu hastalıkla yaşamlarını sürdürüyorlar. Düşün, çaresi olsa ABD Başkanı’nı tedavi ederler” dedi. “Bu hastalıkla yaşamaya alışacaksınız. Tedavi imkanı yok ama, hastalığın ilerlemesini durdurabiliriz. Şükredin Alzheimere yakalanmadı” dedi.
Sonrasında ağırlaştığı günler de oldu, eskisinden iyi hale geldiği günler de oldu. Ayaktaydı, kendi ihtiyaçlarını kendisi görebiliyordu. Birkaç kez Ankara’daki hastanelerde yoğun bakım dahil tedaviye alındı ama her dönüşünde yeniden çok sevdiği memleketinin sokaklarına kavuştu. Yürüyordu, geziyordu.
Geçen yaz boyunca torunu Şükrü ile birlikte her gün şehir turu attı. Şehir içinde, neredeyse her gün, günde 80-100 kilometre kat ederek adeta Afyonkarahisar’ın her sokağıyla, adımını bastığı her metrekare ile tek tek vedalaştı. Bu şeref ve veda turu kış mevsimiyle birlikte noktalandı.
Kış başında, 5 ay önce oldukça kötüleşti. Apar topar yine Ankara yollarını tuttuk. Bu kez ümitsizdik. Artık vadenin dolduğunu düşünüyor, ama hiç birimiz birbirimize bir şey diyemiyorduk.
5 günlük tedavinin ardından yine toparlandı. “Götürün beni Afyon’a” diye tutturdu. Hastanede 8 günü zorla tamamladık ve çok sevdiği memleketine döndük.
2 aylık ev istirahatinin ardından hastalığın izleri kaybolmaya yüz tutmuş, keyfi yerine gelmeye başlamıştı. Fizik tedavi uygulamaları da fayda göstermiş, ayaklarına güç gelmişti. Son 2 aydır en büyük keyiflerinden birisi olan iştahına kavuşmuş, “eski dostu” yemeklerle hasret gidermeye başlamıştı. “Hele bir şu kar-buz kalsın, yeter artık, sokağa çıkacağım, gazeteye götürün beni” diyordu.
Onu tanıdım tanıyalı şıktı ve hastanenin acil asansöründe dağılmış saçlarını toplayacak kadar bakımlı… Vefatından 3 gün önce makinayla yaptığım sakal traşında “Saçlarını da kısaltayım mı?” demiştim, “Elleme, kalsın saçlarım” demişti, sokağa çıkacağı günleri düşünerek…
5 Şubat Cumartesi günü, 50 yıllık eşi, annem sevdiği kahvaltısını yaptırdıktan sonra meyve dilimledi. Kahvaltının üzerine yedirmek istediği ilk meyve dilimini babamın dudaklarına koyduğunda, birden irkilen babam, gözlerini hiç açmadığı kadar açmış, önce sağa, sonra sola baktıktan sonra, kendisini yatağına bırakıvermişti. 74 yıllık dünya yolculuğu son nefesle bitmiş, dudağındaki son lokma istihkakına dahil olamamıştı.
Yaklaşık 2 yıldır yaşadığı rahatsızlıkların “Bu dünyadaki ufak-tefek günahlarına kefaret olduğunu, Rabbimizin sevdiği kullarını yanına almadan önce küçük günahlarını böylesine temiz-lediğini” anlatıyor aklı erenler. Yaşadığı hayatı, amelini, niyetini, fikrini iyi bildiğim için buna yürekten inanıyorum.
Allah herkesten razı olsun, cenazesinde dostlar��, sevenleri, akrabaları yalnız bırakmadı. Bir hafta boyunca gazete binası doldu doldu boşaldı. Afyonkarahisar’ın efelerinden, beyefendilerine, zenginlerinden, fakirlerine, memurundan amirine, velhasılı kelam, her çeşit dost arkasından “helal olsun” dedi. Kardeşleri, çocukları, torunları, akrabaları ve sevenleri ardından yüzlerce dua ile uğurladı onu. Mekanı cennet olsun.
Bir hafta geldi geçti ama, tabir-i caizse “deldi de geçti” Geride bıraktığı boşluk bir türlü dolmuyor. İnsanın unutma kabiliyeti, içindeki az ya da çok imanı olmasa çekilecek yük değil. Tesellimiz böyle bir babaya sahip olabilmek.
Bir evladın babasından isteyebileceği her şeyi bizlere bıraktı giderken. Memlekete hizmet, itibar, pırıl pırıl bir geçmiş, ticari başarılar, mesleki zirve, sayısız dost, Kocatepe gibi bir memlekete hizmet vesilesi, güzel bir aile bunlardan hemen sayabileceklerim. Yaşama asılmayı ve yaşadığı kadarına şükretmeyi öğrenmiş, öğretmişti. Biz kendisinden sonsuz razıyız, Allah da O’ndan razı olur inşallah.
Bize hep nasihat eden Rahmetli Babam, baktı ki söylediklerini kulak ardı ediyoruz hemen cebinde sakladığı bir kağıdı çıkarır, okur, ya da okuturdu. “Çocuklar babaları hakkında ne düşünür?” başlıklı bu kısa yazıyı zaman zaman köşe yazılarında da kullanmıştı. Tecrübeyle sabit olan ve insanın hayat döngüsünü anlatan özlü yazı şöyleydi: “Çocuklar babaları hakkında ne düşünür?
6 yaşında: Babam her şeyi biliyor.
10 yaşında: Babam çok şey biliyor.
15 yaşında: Ben de babam kadar biliyorum.
20 yaşında: Babamın öyle pek de fazla bir şey bildiği yok
30 yaşında: Bir kere de babamın fikrini sorsam iyi olacak.
40 yaşında: Ne de olsa babam bazı şeyleri biliyor
50 yaşında: Babam her şeyi biliyor.
60 yaşında: Ah babam sağ olsaydı da ona danışabilseydim.”
“Dediklerimi anlarsınız ama, iş işten geçmiş olur” diye bağlardı sözlerini…
Senin evladın olmanın gururunu, ismini ismimizden önce anmanın mutluluğunu hep yaşa-yacağız. Bıraktığın yüksek çıtayı aşmamız mümkün görünmüyor. Ama Allah’tan bu çıtayı yakalayabilmek için, babamıza ve ismine layık olabilmek için yardım diliyoruz.
Yaşım 34… “Ahh baba, sağ olsaydın da sana danışmayı sürdürebilseydim…”

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi