ZAFERİN SIRRI – Kocatepe Gazetesi

ZAFERİN SIRRI – Kocatepe Gazetesi

Serencam Serencam 13 Aralık 2014 Cumartesi 02:00:00
  Sevmek çok güzel, çok tatlı, çok faydalı bir duygudur; dermansızı ihya kılar, huzursuzu, müsterih ve bahtiyar eder; insana iksir gibi, vitamin gibi yarar, muazzam bir gayret ve şevk verir, içini enerji doldurur, zor şartlara sabır ve tahammül ettirir, azmi artırır gayeye varmada sebatkâr eyler; hayatta her işinde üstün başarılı olmasını sağlar.
Hele sevgi, güzellerin en güzeli, her türlü kemal ve cemalin sahibi, her cins güzelliğin mucidi ve cümle güzelliklerin hâlıkı, âlemlerin Rabbı Allahu Teâlâ hazretlerine karşı olursa…
Hayattaki en büyük kazanç ve başarı mârifetullaha ve mahabbetullaha erebilmek ve böylece de Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgisini ve rızasını kazanabilmektir. En büyük insan, Allah’ı en çok seven ve O’nun tarafından en çok sevilen insandır.
Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Eğer Allah size yardım ederse, hiçbir kimse size galip olamaz (sizi yenemez, mağlup edemez); eğer sizi hizlana dûçâr ederse (yardımsız bırakır, desteğini çeker, terk ederse) artık o zaman size, O’nun yardımı olmaksızın, kim yardım edebilir?”70 buyuruluyor.
Yani yardım, zafer, galibiyet, nusret, avn ü inâyet, hıfz u himâye, izzet ü şevket, hâkimiyet, satvet ü saltanat Allah’tandır. O’nun lütfu, ikramı ve ihsanıdır; O’nun izni, takdiri, müsaadesi, iradesi olmadan olmaz: Çünkü mülkün (egemenliğin) sahibi, kâinâtın, hâdisâtın ve şuunâtın hâlıkı, âlemlerin müdebbir ve mutasarrıfı, olanı olduran, öleni öldüren, ateşi yandıran söndüren, insanları kaldıran indiren, ikbal ve idbarı, izzet ve zilleti alan ve veren sadece ve sadece O’dur. Bunun için bizler, namazlarımızın Fatiha sûrelerinde günde en aşağı 40 defa “Ancak Sana ibadet ederiz, ancak Senden yardım dileriz, yâ Rabbi.”71 deriz.
Demek ki Bosna-Hersek’teki Karabağ’daki, Kafkasya’daki, Hindistan’daki, Almanya’daki, Seylan’daki, Somali’deki, Filistin’deki… acı ve feci olaylar, katliamlar, vahşetler, dehşetler de Allah’tandır. Kesinlikle O’ndandır çünkü biliyor ve dilimizle söylüyoruz ki “Hayrihî ve şerrihî minallâhi teâlâ”: “Kaderin, mukadderatın başımıza getirdiği cümle işler, ister hayır, ister şer görünümünde tecelli etsin, hepsi Allah’tandır.”
Ama niye bu felaketler?
Çünkü müslümanlar genellikle dinlerinin özünü unuttular, ana hedeften saptılar, dinin emirlerini korkunç bir umursamazlıkla ihmal ettiler, şeriatın yasaklarını fütursuzca çiğnediler; kâfirler gibi dünyaya daldılar; âhireti unuttular, fâni ve boş, faydasız ve gereksiz şeylerle oyalandılar; küçük dünyevî menfaatçiklerle tatmin oldular; İslâm kardeşliğinin gereğini yapmadılar, birbirleriyle birleşip yardımlaşmadılar; aksine birbirleriyle didiştiler, tefrikaya düştüler, yanlış reisler edindiler, politikada başlarındaki hain ve zalimleri desteklediler, emr-i mâruf nehy-i münker, irşat ve tebliğ vazifesini ihmal ettiler; alimlerin ve mürşitlerin sözlerini tutmadılar, onlara karşı geldiler, asi oldular, tasavvufu reddedip küstahlık yaptılar; masiva’yı sevdiler, mârifetullah ve mahabbetullahı tahsile çalışmadılar, kâinâtın hâlıkı yüce Allah’ın dostluğunu kazanmada gayret göstermediler…
Bunlar İslâm ahkâmı ve prensipleriyle taban tabana zıt durumlar; İslâm, bu zamane müslümanlarının zihniyetlerinde, yaşantılarında ve hareketlerinde, görülenden çok farklı, çok değişik bir hayat tarzı… “Eyne’s-serâ mine’s-süreyyâ” nerede bu yerdeki toprak? Nerede semadaki Süreyya yıldızı?
Müslümanlar işte bunun için Allah’ın sevgisini, lütfunu, yardımını, desteğini kaybettiler; kahrına, gazabına uğradılar, ceza ve bela çekmekteler…
Çare ne?
Tek ve yegâne çare, tekrar öz ve has, tam ve halis İslâm’a dönmek, bozuk ve dejenere “Zamane Müslümanlığıkurtulup, “Sahabe Müslümanlığısarılmak; isyanı bırakıp Kur’an’a sarılmak, haramları ve günahları derhal terk edip, aşk ve sıdk ile tevbe-i nasûhlar eylemek, pişmanlık ve zâri ile istiğfar edip, af dilemek, sadakalar verip, adaklar adayıp, hayırlar yapıp, Allah’ın rızasını tekrar kazanmaya çalışmak; dinin emirlerini ihlasla tutup yasaklarından titizlikle kaçınmak; pasif Müslümanlıktan sıyrılıp, aktif ve faal müslüman olmak; âhireti sevip, cenneti arzulamak, dünya sevgisini bırakıp cehennemden şiddetle sakınmak; zikrullaha cehdedip seyr-i sülûku tamamlamak, ârif-i kâmil, âşık-ı sâdık ve mühibb-i muhlis haline gelmek… yani böylece davranış ve yaşayışını tashih ve tâdil ederek Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgi ve rızasını elde etmek…
Çünkü iki cihan saadet ve selametinin sebebi, temeli, aslı ve kaynağı sadece ve sadece budur.
Prof.Dr. M.Esad Coşan 1992

AZRAİL

Hz. Süleyman’ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman’la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
– Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana…
Adam telaş içinde:
– Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı..
– Peki ne yapmamı istiyorsun?”
Adam yalvarır:
– Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan’a iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!
Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve:
– Bu adamı hemen al. Hindistan’a bırak!” emrini verir. Rüzgar bu… Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan’da uzak bir adaya götürür.
Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:
– Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?” der.
Azrail (a.s) cevap verir:
– Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (cc) bana emretmişti ki:
– “Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan’da al!” Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan’da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.

Ah, gözümün nuru gittin ve geldin
Sen gittin denizler çekildi
Geldin ve ırmakların suyu çoğaldı
Dedim ki bir baba bu kadar seviyorsa oğlunu
Kimbilir Allah
Ne kadar çok seviyordur kulunu.
Kemal Sayar

HAYAT BİR ÇOCUĞA NASIL ANLATILMALI

Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, ‘Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum’ dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım:
Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı ‘insan yetiştirmek’ olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın. Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını… Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden ‘neden ben değil de o?’ demeden…
Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek hayat ona. Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu.
Gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret.
Kitaplardan keyif almasını… Ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını, ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı. Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona, sıkılıp da kendini yönlendirmeyi bulmasını.
Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla.
Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar, bunu öğretmemiş diğer sevgililerin aksine…
Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona. Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret. Alın terine saygıyı öğret ona.
Aşk acısı çekmenin hiç aşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret. Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret, başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı…
Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret. Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat.Hayatı sorgulamayı öğret ona…
Bilginin en büyük güç olduğunu öğret. Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.
Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret.
Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı… ‘İstemiyorum’, ‘hayır’ demeyi öğret ona, istediğinde ise ‘istiyorum’ demeyi. Sevdiğinde ise ‘seni seviyorum’ diyebilmeyi öğret ona. Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını…
Sorgusuz sevmeyi… El yazısı ile notlar yazmayı… Lafı dolandırmamayı… Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona. Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını. İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret…
Ama en çok da kendini sevmesini öğret… Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini…
Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini… Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını…
Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona…
Aylin Kotil

ÖFKELENİNCE NEDEN BAĞIRIRIZ

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.
Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz. alıntı

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi