Ve Allah Bir Misal Verdi -9

Ve Allah Bir Misal Verdi -9

İNKÂRCININ AMELİ SEVABA DÖNÜŞMEZ!
Şu gerçek çok korkutucudur: İnkârcının Ameli Sevaba Dönüşmez! Bunu Al-u İmran (117), İbrahim (18), Nur (39, 40) ayetleri bize öğretir ve hatırlatır.
Al-u İmran (117): “Onların (inkâr edenlerin) bu dünya hayatında infak ettiklerinin (gayretlerinin) misali, kendi nefslerine zulmeden bir kavmin ekinlerine isabet edip de onu helak eden, içinde kavurucu bir soğuk bulunan rüzgârın hali gibidir. Allah onlara zulmetmedi, fakat (onlar) kendilerine zulmediyorlar.”
İbrahim (18): “Rablerine kâfir olanların amellerinin misali fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından bir şey elde edemezler. İşte iyiden iyiye sapıtmak budur.”
Nur (39): “İnkâr edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamıştır, üstelik yanı başında da (inanmadığı) Allah’ı bulmuştur. Allah ise onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çabuk görür.”
Nur (40): “Yahut (o kâfirin duygu, düşünce ve davranışları) engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; (öyle bir deniz) ki onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut. Birbiri üstüne karanlıklar. İnsan elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah nur vermemişse artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur.”
ZULÜM NEDİR? NEFSE NASIL ZULMEDİLİR?
Al-u İmran-117’de verilen misalin ders yapılabilmesi için zalim, zulüm ve nefse zulüm etmek ne demektir, bunun anlaşılabilmesi gerekmektedir. Konuyu kolaylaştırabilmek için bize gerekli olan tanımları en basit şekliyle ele alalım. Birisine ait olan Hakk’ı görmezden gelmek, yok saymak; verilmesi gereken bir hal ise bu hakkı ilgili kişiye vermemek o kişiyi zalim yapar. Hakkı verilmeyen, hakkı yok sayılan ise zulüm görüyordur, yani ona zulmediliyordur. Konuya bu çerçevede bakınca bir kişinin nefsine zulmetmesi, o kişinin nefsinin hakkını vermemesi, nefsinin hakkını hiçe sayması, nefsine hakkına göre muamele etmemesi manalarına gelir.
Bir insanın “Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu” o insanın nefsidir. Allah “Kendini Hissetmesi”nden kulunu da yararlandırır, böylece kul da kendisini hisseder, ancak kulun kendini hissetmesi o kul için dilenenler çerçevesinde kısıtlı ve kayıtlıdır. Allah “Kendini Hissetmesi”nden kullarını da yararlandırır ve kulları da kendilerini bilir. Allah “Kendisine BEN demesi”nden bir yetkiyle dilediği kulunu yararlandırır. Böylece o kul da Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’yla kendisini bilir ve işte bildiği bu kendisini de “BEN” diye takdim eder, ifade eder. Bu şekilde kendisini bilen ve ifade eden “kul” artık bir “âlem”dir, yani kendisini bilenlerdendir. Kendisini bilen bütün âlemlerin öğreteni de Rabbül Alemiyn’dir. Bütün saydıklarımız Allah’ın emriyledir ve Allah’tan olup Allah iledir, dolayısıyla dileyen, veren, öğreten Allahu Rabbül Alemiyn’dir. İnsanın Allah fıtratı üzere olan Ahsen-i Takviym yapısı bu hal ve edeb üzere iken dünya hayatı gereği Esfele Safiliyn’e reddedilen insan (Tiyn 4, 5) duniHİ algısı ve zann’ları sonucu nefsinin müstakilliğini ilan etmiş olarak hayata başlar ve “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasında bulunarak kendi adı namına “BEN” der ve Allah’a karşı ilahlığını ilan etmiş olur. Böylece Halifetullah vasıflı insan Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nun yani Nefsinin hakikatini unutur, umursamaz, nefsinin hakkını vermez. Nebi ve Rasuller aracılığıyla hakikat kendisine ulaşır ve o insan Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini ilan ettiği ilahlığından yana tercih yaparak kullanırsa bir inkârcı, yalanlayıcı, fasık olarak nefsine zulmetmeye devam eder. Enbiya-29. ayette Rabbimiz “Onlardan kim: ‘Muhakkak ki, Ben duniHİ bir ilahım’ derse, Biz onu cehennem ile cezalandırırız. İşte ZALİMLERİ böyle cezalandırırız” buyurmaktadır.
AYETLER “KÜL BENZETMESİ” İLE NE ANLATIYOR?
Nefslerine zulmedenlerin “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiaları olan kibirleri onların sadrlarında asla ulaşamayacakları zann’larıdır (Mü’min 56). Nefslerine zulmedenler ancak zanna ve hevalarına tabi olmaktadırlar (Necm 23). Çünkü zalimler ahireti kavrayamazlar, ancak gözleriyle gördükleri kadar düşünebilirler ve dünya hayatından zahiri bilebilirler (Rum 7). Billahi anlamda iman edenlerin nefsine zulmeden zalimlere meyletmemeleri gerekir, çünkü onlara da nar dokunur (Hȗd 113). Zalimler kendi aralarında da birbirlerine aldatmaktan başka bir şey vaat etmezler (Fatır 40). Zalimler nefslerine zulmederek Allah’ın hakkını vermediler (Zümer 67), onları Rableri hakkındaki yanlış zannları ve fikirleri hüsrana uğratmıştır (Fussılet 23). Zalimlerin bütün bu sebeplerden dolayı iyi işleri de sevaba dönüşmez (Furkan 23). Bu durum İbrahim-18’de bir rüzgârın savurduğu küle benzetilmiştir. Rüzgârın savurduğu bir kum veya toprak olmayıp bir küle benzetilmesi de ayrıca manidardır. Birincisi kül rüzgârla savrulabilecek hemen hemen en hafif katıdır, çok az bir hava hareketi bile külü savurur ve yerinde yeller eser, bir şey kalmaz. İkinci husus ise kül zaten yanmış bir maddenin son ürünüdür. Yani kâfirin dünya hayatındaki gayreti ahirete bir şey göndermedi, zaten dünya hali bakımından da Allah için değersiz, içi boşaltılmış ve batıl bir şeydi.
“ISSIZ ÇÖLLERDEKİ SERAP GİBİDİR”
BENZETMESİ İLE NE ANLATILIYOR?
Kâfirin ameli Nur-39’da ahiretteki durumu yönüyle misallendirilmiştir. Ayette “ıssız çöllerdeki serap gibidir” denilmektedir. Buradan anlıyoruz ki, kâfir ahirette o kadar büyük bir zorluk ve çaresizlik içerisindedir ki, çöllerde yolculuk yapan ancak imkânları tükenmiş, susamış, hali kalmamış bir insan gibi. Elbette ki bu duruma ayrıca ahiretin kâfire verdiği büyük korku ve dehşeti de eklemek gerekir. İşte “Bu durumdan nasıl kurtulacağım, benim dünya hayatından getirdiğim nelerim vardı?” diyerek halini gözden geçirirken kendince güzel işlerini gündeme getirir. Ancak kâfirin güzel işler sandığı çöllerdeki serap gibi zann’lardan başka bir şey değildir. Ancak dünya hayatından alıştığı gibi zannları, serapları gerçek zannederek yaşadığı için şimdi de susayanın seraba su varmış zannedip koşması gibi amellerine koşar. Ancak orada onu kurtaracak ve sevaba dönüşmüş bir sonuç bulamaz. Böyle kimseler için Kehf-104’de “Bunlar iyi iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çabaları boşa giden kimselerdir” denilmektedir. Hikmet yurdu olan dünyadan sonra kudret yurdu olan ahirette kâfir bu çırpınışının karşısında Allah’ın kudreti ve ahiretin düzeni ile karşılaşmıştır. Allah o kâfire hiç zulmetmeden hesabını tam görür. Allah Seri’ül Hisab olarak, dünya hayatında “Ben duniHİ bir ilahım” diyen bu kâfiri Enbiya-29 ayeti gereği cehennemdeki yerine gönderir.
Nur-40 ise, amellerinin çöldeki bir serap misali boş ve geçersiz olduğunu gören, hesabı hızla görülen ve dünya hayatında iken duniHİ bir ilah olan bu inkârcının içine düştüğü ruhsal sarsıntıları ve çıkmazları misal yollu anlatmaktadır. İnkârcının dünya hayatında duniHİ algı ile içerisine girdiği zann’lar, uydurduğu “müstakilen varım ve muhtarım” iddiası, ilan ettiği duniHİ güçler hep kaybolup gitmişlerdir (Bakara-166, En’am-24, En’am-94, Yunus-30, Hȗd-21, Nahl-87, Kasas-75, Mü’min-74, Fussilet-48, Hâkka-29, Ahkaf-28). Dünya hayatının verilen mühleti içerisinde bu uydurduklarıyla ayakta durabildiği için şimdi engin bir denizde yoğun karanlıklar içerisine düşmüş gibidir; ancak bu karanlık azabın çeşitli şekillerinin hücumu ve sıkıştırmasıyla denizin dalgaları gibi daha da kabararak ve karararak inkârcının hislerini kaplamaktadır. Bu karanlıkta insanın elini görememesi gibi inkârcı da hislerinin ne olduğunu anlayamıyor, bir türlü durum değerlendirmesi yapamıyor; çünkü korku, çaresizlik ve dünya hayatının yanlışlarının pişmanlık azabı onun fuadını örtmüş, üstüne çıkmış ve fuadı karanlıklarda bırakmıştır. Böylece dünyada Hakk’ı bilememeyi tercih eden ve Hakk için a’ma olan bu inkârcı ahirette de a’madır, hatta daha da şaşkın ve perişandır (İsra-72).

Sosyal Medyada Paylaşın:
İlginizi Çekebilir

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi