Mustafa Yılmaz DÜNDAR
Mustafa Yılmaz  DÜNDAR
Ve Allah Bir Misal Verdi -8
  • 0
  • 86
  • 06 Aralık 2019 Cuma
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

İNFAK EDERKEN İFLAS ETMEK!
Korkacağımız ve çok dikkatli olacağımız bir husus var: İnfak Ederken İflas Etmek! Bakara Suresi 261, 264, 265, 266. ayetler bu konuda misallerle bizi uyarır:
Bakara (261): “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin misali, yedi başak bitiren, her başağında yüz tane bulunan tek bir tane gibidir. Allah dilediği kimse için kat kat artırır. Allah Vâsi’un Aliym’dir.”
Bakara (264): “Ey iman edenler, malını insanlara riya olarak harcayan ve Allah’a ve ahir güne iman etmeyen bir kimse gibi sadakalarınızı menn (başa kakma) ve eza (eziyet etme) ile iptal etmeyin. Böyle yapanın misali, üzerinde bir miktar toprak bulunan kayanın haline benzer ki, sağanak bir yağmur ona isabet eder ve onu topraksız, dümdüz, sert bir kaya halinde bırakır. Bunlar kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler. Allah kâfirler topluluğuna hidayet etmez.”
Bakara (265): “Allah rızasını isteyerek ve nefslerinden (cimriliği silen, cömertliği kuvvetlendiren) bir tespit ile mallarını infak edenlerin misaline gelince, kendisine kuvvetli bir sağanak yağmur isabet edip de yemişlerini iki kat vermiş tepedeki bir bahçeye benzer. Ona bol yağmur isabet etmese bile, bir çise yeter. Allah yapmakta olduklarınızı Basıyr’dir.”
Bakara (266): “Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, arasından sular akan ve kendisi için orada her çeşit meyveden (bir miktar) bulunan bir bahçesi olsun da, bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! (Elbette bunu kimse arzu etmez.) İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size ayetleri açıklar.”
KUR’AN’IN MUHATABI İYİ İNSAN DEĞİL İYİ “KUL”DUR
Misaller infak konusuyla, infakın da maddi imkân infakı, yani mal-mülk infakı kısmıyla ilgilidir. Toplumsal barışın ve refahın tesisi için maddi imkân infakı büyük önem arz eder. İnsanların imkânlarını özellikle de maddi imkânlarını paylaşmaları İslami toplumlar ve diğer toplumlar yani her tür toplum için çok önemlidir. Bu sebeplerden dolayı bu konu öyle bir ele alınmalıdır ki, Kur’an’ın söz konusu yaptığı infak ile İslam dışı toplumlardaki insanların mal paylaşımları, yardımları birbirinden kesinkes ayrılabilmelidir. Böylece iyi insan ile iyi kul birbirinden ayrılmış olur; çünkü, Kur’an’ın muhatabı iyi insan değil iyi “kul”dur. Bu konu açıklığa kavuşursa “Allah yolunda infak”, “Allah rızası için infak” nedir, nasıl yapılır anlaşılmış olur. İnfak yapanın “Allah rızası için” veya “Allah yolunda” diyerek ağzıyla bunu söylemesinin yeterli olmadığını, amaç için şartın bu olmadığını da böylece öğrenmiş oluruz.
Bilinenleri tekrarlamadan, sözü uzatmadan doğrudan konunun kaynağına inelim, meseleyi kaynağında çözelim. Allah halifetullah vasıflı insana bir emanet verdi (Ahzab-72), Kendini Hissetmesi’nden insana Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusunu ve bu duygusunu takdim için de kendine “Ben” demesi vasfından insana da “Ben” demesi için yetki verdi. İnsanın Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu ve “Ben” diyebilme yetkisi Halifetullah vasıflı insana Rabbinden emanet edildi (Ahzab-72) ve bu emanetin Rabbinden olduğunu unutmaması için de insandan söz alındı (A’raf-172). Ancak dünya hayatı gereği esfele safiliyn’e reddedilen insan (Tiyn-5), duniHİ algı ve zann’larının etkisine girince, yaşantısına verdiği sözü ve aldığı emaneti unutmuş olarak başladı ve kendisini kendi adı namına “BEN” diyerek takdim edip, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiası ile ilahlık hissiyatına girerek bir hayat tarzı oluşturdu. Nebi ve Rasuller halifetullah vasıflı insana sözünü ve aldığı emaneti hatırlatan tebliğde bulununca bir kısım insanlar tövbe ettiler, insanların bir kısmı da ilahlık hissiyatını tercih ettiler (Ahzab-73).
Rasulullah (SAV) Efendimiz kendisine tabi olanlara Billahi anlamda iman etmeyi ve böyle bir imanın gereğine uygun yaşayabilmeyi öğretti. Billahi anlamda imanın olmazsa olmaz şartı; kendi adı namına “BEN” demekten ve “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasından vazgeçmek ve buna uygun bir hayat tarzı ile de duniHİ algı ve zann’larından sadrı temizlemek ve böylece “Haniyf” olmaktır.
İslam’ın her konusuna Haniyf yaklaşmak mecburiyeti vardır; buna her türlü infak da dâhildir (Rum-30). İslam’a, bu tanımlanan şartlara uygun bir haniyf idrak ile yaklaşılmazsa İslam’ın anlaşılabilmesi, yaşanabilmesi ve tebliğ edilebilmesi mümkün olmaz. Haniyf olmayan, idrakını ve sadrını ilahlık hissiyatından temizlemeyenlere İslam ve Kur’an kapalıdır (Vakıa-79).
ALLAH ADINA “BEN” DİYEN MÜ’MİNİN ELİ! VERENİN BU EL OLMASI GEREKMEKTEDİR.
Böylece; Billahi anlamda iman eden mü’min asıl olan infakını gerçekleştirir ve “ilahlık hissiyatını” ve “kendi adı namına BEN” demeyi gerçek Sahibine, Rabbine teslim eder ve “Eslemtü vechiye lillahi (Al-u İmran 20)” der. Mü’min en sevdiğini yani “müstakilen varım ve muhtarım” iddiası ile kendi adı namına “BEN” demesini ve duniHİ anlamda hürriyetini verip terk etmedikçe BİRR’e eremez (Al-u İmran 92, Bakara-177). Dünya hayatı için “en sevdiğim” diye bu saydıklarımızı mü’min verip de BİRR yaşantısını tadınca, seviyorum diye sımsıkı sarıldığı bu şeyleri aslında esfele safiliyn format gereği sevdiğini zannettiğini, bu konuda büyük bir yanılgıda olduğunu, bu yanılgı ile yaşayıp ölmekten kurtulduğu için Rabbine çok şükretmesi gerektiğini anlar. Kur’an bu infakı gerçekleştirenlere CÖMERT, gerçekleştirmeyen ve ilahlık hissiyatı ve bu hissiyatın yaşantısına sımsıkı sarılanlara da CİMRİ ve dünya hayatı nimetini boşa harcadıkları için de MÜSRİF demektedir. Ayetlerdeki misallere göre konumuzu ilerletecek olursak, gelinen bu noktada öğreniyoruz ki, infak ya Allah’ın verdiği yetki ile Allah adına “BEN” diyen halifetullah vasıflı mü’min tarafından ya da kendi adı namına “BEN” diyen, halifetullah vasfından habersiz olan kişinin ilahlık hissiyatı adına yapılmaktadır. İşte ayetlerdeki misaller bu iki tip infak etme biçimini ve sonuçlarını kıyas yöntemiyle öğretmektedir.
Bu çerçevede misallerden çıkarılabilen sonuçları şöyle özetleyebiliriz: Billahi anlamda iman edenler bilmelidir ki, Allah adına “BEN” diyen halifetullah vasıflı nefs ile yapacakları infaklara karşılık Allah onlara en az yedi yüz kat verir, dilerse daha da artırır.
Normal yaşantı içerisinde Billahi anlamda imana uygun olarak ortaya konulan her halin karşılığı bire on (En’am-160) iken, mal infak ederseniz bu karşılık en az yedi yüz kattır. Şart nedir? Allah adına “BEN” diyen mü’minin eli! Verenin bu el olması gerekmektedir.
DÜNYADA KAZANIRKEN, AHRETTEKİ NASİPLER KAYBEDİLEBİLİR
İnfak yapan bir mü’minin elini düşününüz. Bu “el” el olarak ortaya çıkıp “Ben şunumu verdim, ben şuna verdim, ben şöyle verdim, ben şunun için verdim” gibi şeyler söyleyebilir mi? Elbette ki, böyle şeyler söyleyemez, hatta düşünemez. Bu infakı yapan mü’min nefsini, Allah’a karşı bu elin pozisyonuna getirebilirse, o mü’min nefsini Allah’ın eli olarak, ancak “el” için verdiğimiz örnekte olduğu gibi yapabilirse, o mü’min nefsini özellikle infak konusunda öyle bir mertebeye getirmiş olur ki, burada bu mertebeyi tanımlayabilmekten aciz oluruz. Hangi nefs hangi mertebe ile infak yapıyorsa bütün kullarını ilmiyle de kuşatan Allah o nefsleri ve onların hallerini bilir.
Kendi adı namına “BEN” diyen, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla kendisini malın sahibi sanan zannî ilahlık hissiyatının yüksek güven duygusuyla ahir gün hesabını hesaba almayan kişi, az bile olsa, açıktan olmasa da mutlaka içerisinden menn (başa kakma) ve eza (eziyet etme, tiksindirme) yapacaktır. İlahlık hissiyatı varsa bunların olması da kaçınılmazdır. Rabbimiz buyuruyor ki, bu kişilerin hayrlarının kendilerine hayrı olmaz; bu yapılanın karşılığı yoktur. Bu kişilerin hali bir kayaya benzer ki, bu kaya üzerindeki az bir toprağı da bir sağanak yağmurla kaybeder. İşte böyle insanlar da hayr amaçlı bile olsa yaptıkları işler ilahlık hissiyatı ile ve kendi adı namına söyledikleri “BEN” adına olduğu için kendilerine önden verilmiş şeyleri de kaybederler. Bu kaybetme konusu iyi anlaşılmalıdır. Kaybedilen şey öncelikle ahiret hayatlarındaki nasipleridir. Ahiretteki nasiplerinin kaybedilmesi için dünya hayatında mallarının çoğalması gerekiyorsa mallarında artış olabilir. Sonuçta bu gibi insanlar ahiret nasibi olarak toprağını kaybetmiş çıplak bir kaya gibi olurlar. Çünkü Allah, kendisine karşı “Ben de müstakilen varım ve muhtarım” iddiasında bulunan ve bu iddianın gereği gibi yaşamakta inat edenleri doğru yola iletmez ve gerçek yaşantı olan ahiret hayatından onlara nasip vermez.
BU MÜ’MİNLERİN AHİRETTEKİ NASİPLERİ, İNSAN İDRAKININ ALAMAYACAĞI ÇOKLUKTA, ÇEŞİTLİLİKTE VE GÜZELLİKTEDİR
Oysa Allah’ın verdiği yetki ile Allah adına “BEN” diyen, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasına sırtını dönmüş haniyf mü’minler sadrlarını da duniHİ algı ve zann’larından temizlemek için dünya hayatlarının her anında her işlerini Muhtariyeti Tercih Gücü yetkilerini “HAKK YOL”u tercih ederek yapma gayreti içerisinde olurlar ki, ağızlarıyla söylemeseler bile bunların her halleri, her davranışları Allah yolundadır ve Allah rızası içindir. İşte böylece nefslerini diynin üzerine sabit kılmış, tesbitlemiş mü’minlerin infakı da kuvvetli bir sağanakla bahçesinin ürünü iki kat artmış, hatta az bir nem ile bile, yani mü’minin az bir gayreti ile bile hâsılatı artan bir bahçeye benzer ki, bu mü’minlerin ahiretteki nasipleri, insan idrakının alamayacağı çoklukta, çeşitlilikte ve güzelliktedir. Böyle mü’minlere soracak olursanız, onlar dünya hayatında da mutmain nefsler olarak yaşarlar (Ra’d-29). Onların bu hallerini duniHİ algı ve zann’larının hâkimiyetinde yaşayanlar anlayamazlar ama kullarını Basıyr olan Allah hepsini görür ve bilir.
Bakara-266. ayet ilahlık hissiyatı ve bu hissiyatın icabı olan yaşantının cimrisi olan, bütün bunları inatla ve ısrarla devam ettirenlere korkutucu bir uyarıdır. Ancak bu uyarıyı inkârcılar okuyup dikkate almazlar, fakat inkârcılar üzerinden Billahi anlamda iman sahiplerini nazikçe korkutan ayet, mü’minlerin doğru yolda sabit kalmaları için daima uyanık ve dikkatli olmalarını da amaçlamaktadır. Dünya hayatında her şey çok rahat ve maddi olarak zengin gidiyor ve bu imkânların yıkılması mümkün değilmiş gibi görünüyorken; öyle bir an gelir ki, çaresizliğin en yüksek olduğu durumlar bir anda gelişebilir. Böyle bir durumdan inkârcıyı güvendiği benlik duygusu, ilahlık hissiyatı, yine güvendiği tüm zannî güçler kurtaramaz ve ona yardım edemezler (En’am-44).

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM