Ve Allah Bir Misal Verdi 32

Ve Allah Bir Misal Verdi 32

Rasulullah (SAV) Efendimiz, “Elbise nasıl yıpranır eskirse, kalpteki iman da öylece yıpranır ve eskir. O halde imanınızı daima tazeleyin.” buyurmuşlardır. Efendimiz (SAV), halifetullah vasıflı insanın kalbindeki iman nûrunu daima kontrol etmesini ve bir gevşeme, lâmbada bir sönme fark edilirse hemen lambayı tutuşturmak, nûru canlandırmak gerektiğini öğütlemektedir. Elbette en güzeli nûrun gerilemesi değil, nûr kere nûr yöntemiyle çoğalması, önce kalbi sonra bütün sadrı kaplaması ve sadrdan süzülmesi ve bu durumun da sürdürülebilir olmasıdır. Ancak çoğunluk olarak inananların kalp nûrları zayıflar, bu sebepten Efendimiz (SAV), böyle bir tedbiri önermektedir. Ancak, bir inanan kalp nûrunun şiddetini nasıl kontrol edebilir? İmanlı kişi bu konuda Rasulullah (SAV) Efendimiz’in biz müslümanlara öğrettiği ve sakınmamızı önerdiği duniHi algı ve zann’larını çok iyi tanımalıdır. Çünkü kalpteki nûru ancak duniHi algı ve zann’ları geriletir, hatta söndürür. Yani, bir inanan “Ben duniHi bir ilahım” demenin ne manaya geldiğini çok iyi biliyor olmalıdır, bunu bildiği ve korunduğu ölçüde cehennemden kurtulabilir. Eğer “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla birisi nasıl düşünür, nasıl konuşur ve nasıl fiiller ortaya koyar konusunu iyi öğrenir ve hayat tarzı haline getirirse Kur’an ayetlerini ve hadislerini anlaması, sevmesi ve uygulaması çok kolaylaşacaktır. Yukarıda sıraladıklarımız, “Haniyf” olmanın şartlarıdır. Bu şartları önemseyen, yerine getiren İslam diynine haniyf yaklaşmış olur (Rum-30) ve Kur’an o inanana çok kolaylaşmış olur (Kamer-17, 22, 32, 40). Bu konuların detaylı açıklamalarını “Kader Konusunu Anlayabilmek” kitapçığının 6. Bölümünde ve “Aşağıların Aşağısı” kitapçığının Kurtuluş Yolu adlı bölümünde bulabilirsiniz. Korkmamız ve korunmamız gereken en büyük tehlike, “inanıyorum” diyen birisi için, kalbin nûru sönük olduğu halde uyguladığı çeşitli ibadet çeşitleriyle heyecanlanması ve bu heyecanın elektriğini de iman nûru sanmasıdır. En acil teşhis yöntemi Muhammed Suresi (30)’un öğrettiği gibi konuşma dilidir. Türkçe ile İngilizce nasıl farklı dillerse; işte böyle farklıdır, kalbinde iman nûru olanın dili ile iman nûru sönük olanın dili.

Zeytinyağı misaliyle anlatılan lamba tutuşturucusunu bir başka anlatımla şöyle de söyleyebiliriz: Furkan’ı öğreten ve açan Kur’an ile birlikte Billahi anlamda iman etmiş kişinin Hakk bilgi çerçevesindeki hisleri, bu hislerden esinlenerek oluşturduğu hayali, bu hayalin gerçekleşmesi için devreye soktuğu aklı, bu Rahmani akıl ile ürettiği fikirlerin güçleri ve bütün bunların sonucunda ortaya çıkan kutsal güç tutuşturucudur. Bütün bu sıraladıklarımız da birer Hakk bilgi olduklarından kendilerine has nûrlara sahiptirler, dolayısıyla en son oluşan kutsal güç nûr üstüne nûrdur, yani nûr kere nûrdur. Bu nûr kere nûr ile Lüb nûru devreye girer ve fuadı kaplar, onu etkisi altına alır. Fuad bundan sonra zannlardan oluşan fikirlere geçit vermez, yalnızca Hakk bilgi üretir. Kalp de oluşan fikirleri fiillere dönüştürülmek üzere beyine ulaştırır. Beyin bu talimatlara göre tertip alır ve salih amel olan fiilleri vücutta şekillendirir. Böylece, kandillik olan beden tümden ışımış ve nurlanmış olur. Ahzab (46)’da Rasulullah (SAV) Efendimiz için nûr saçan bir kandil benzetmesi yapılmıştır.

Nur (35)’teki mübarek zeytin ağacı ve zeytinyağı bildiğimiz ağaç ve yağ olmakla beraber bilinmeyen bir ağaç ve yağ da olabilir. Bildiğimiz zeytin ağacı o bilinmeyenin dünyadaki bir yansıması olabilir. Tiyn (1)’de üzerine yemin yapılan “zeytin” kavramı hem bildiğimiz hem de bilmediğimiz zeytin ağacını birlikte kastediyor olabilir. Ancak yemine sebep daha çok, belki de bilinmeyen zeytin ağacının özellikleridir. Esas mübareklik bu bilinmeyen zeytin ağacından kaynaklanıyor olabilir. Durum böyleyse “doğuya da batıya da nispet edilemeyen” sözü yön kavramından farklı olup bir mekânsızlığı belirtiyor olabilir. Bu çerçevede; bilinmeyen, mekânsız ve mübarek olan bu zeytin ağacı ile insanın nefsi kıyaslanmış olabilir. Halifetullah vasıflı insanın nefsi AhseniTakviym vasıflı olup Allah fıtratı üzeredir ve çok mübarektir. Bu nefsin ahseni takviym vasfı dikkate alınınca bu nefs, onu veren Rabbi ile nefsin en aşağılara inebildiği nokta arasında olmak üzere ne kaynaklandığı yere ne de aşağıların aşağısı olan batışa nispet edilemez. Kalpteki nûru açacak olan da dünya hayatı imtihanı içerisinde bu nefsin Hakk yolu tercihi olur ki, yukarıda açıklanan manalarla yine buluşmuş oluruz. Hakk yolu tercih ise ancak Kur’an ile sağlanacağından esas nûr da Kur’an olur; Allah kelamı olması ise onu nûr üstüne nûr yapar. Allah bu nûr üstüne nûra dilediği kimseyi eriştirir (Nur-35). Bu konuda Şûra (52)’de şöyle buyrulmuştur; “İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nûr kıldık. Şüphesiz ki, sen doğru yolu göstermektesin.”

Ayet ve hadislerden öğrendiğimize göre hidayet konusunda Rabbimizin genel kuralı gereği önce halifetullah vasıflı insanın Muhtariyeti Tercih Gücü Yetkisi ile Hakk ve batıl arasında tercihini yapması ve tercihine sahip çıkması gerekmektedir. İşte Hakk yolu tercih etmiş kişilerden Allah dilediğine hidayeti nasip eder (Ra’d-27). Burada da Allah’ın seçimi keyfi değildir. Allah elbette keyfi olarak da dileyebilir, ancak kendisinin koyduğu kurala göre bu dileme keyfi değil ve öncelikle adalet olmak üzere birçok konuyla ilgili bir hikmete dayalıdır. Muhakkak ki; bu genel kuralın dışında özel kullara özel uygulamalar vardır. Bu özel uygulamalar da bir kayırma olarak, bir ayrıcalık olarak değildir. Yine öncelikle adalet söz konusudur ve özel kişiler denilenler genel kurallara tabi insanlara yol göstermek, yardımcı olmak, onların ahiret hayatlarına olumlu katkılar yapmak gibi görevleri sebebiyle özellerdir ve kendilerine uygulanan özel muamelenin karşılığında hayatları da normal insanların yüklenebileceğinden çok ağırdır. Düşünün ki, birçok Nebi ve Rasul öldürülmüştür, yaşarlarsa da deli, mecnun, sihirbaz muamelesi görmüşlerdir. Efendimiz (SAV), “İnsanların içerisinde en çok sıkıntıyı Nebi ve Rasuller çekmiştir. Onların içerisinde de ben çekmişimdir.” buyurmuşlardır. Rabbimizin bu genel kuralını fark eden halk bu hidayet konusunu “Dileyenlerden dilediğine” diyerek bir deyiş haline getirmişlerdir. Hakk yolu tercih edenler için “Allah dilemese onlar bir tercih yapabilirler mi? Onların tercihi de Allah’ın dilemesi değil mi?” diye soranlar olabilir. Elbette insanların tercih yapıyor olmaları da Allah’ın dilemesidir. Ancak, Allah’ın bu dilemesi Genel Kuralları oluştururken Allah’ın yaptığı dilemelerdir. Genel Kurallar yaşanırken Allah’ın dilemesi vardır ve çok daha farklı bir şeydir. Ayrıca genel kurallar içerisinde halifetullah vasıflı insan için Hakk ve Batıl arasında yapacağı tercih sorumluluğu kendisine ait olmak üzere hürriyet verilmiştir. Bu hürriyetin adı insanın Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisidir. Çünkü bu hürriyet, Allah’ın insana verdiği yetki çerçevesinde Biiznillah uygulayabildiği bir davranış biçimidir (Bakara-256; Nahl-93; Şems-8,9; Beled-10; İnsan-3; Kehf-29; A’raf-28; Şûra-30; Bakara-195; Sebe-50; Rum-36; Fussilet-40; İnsan-29; Müddessir-55; Tekvir-28; Fussilet-17; Nebe-39; İsra-18,19,20; Kasas-83; Al-u İmran-108; Nisa-40; Casiye-31; Secde-21; Enfal-53; İsra-8; Enfal-19; Ahzab-28,29; Muhammed 31; Ankebut-2,3; Mü’minun-30; Mülk-2; Hûd-7; Kehf-7; Bakara-155,156,157; Adiyat-6,7; Kıyamet-13,14; En’am-130; Nisa-79).

Nûr (35)’deki misal Nûr (36) ile şöyle devam etmektedir: “(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Sabah-akşam (o evlerde) O’nu tesbih ederler.”

Bu kandiller belli evlerde, yani belirli yerlerdedir. Kalbinin nûrlanmasına Allah’ın izin verdiği kimselerin adresleri de bellidir. Kalbi Hakk ilmi tasdiklemiş ve ilmin nûrunu yansıtıyor olanlar bu ilme aykırı yerlerde bulunmazlar. Onlar Allah’ın yücelttiği ve isminin anılmasına izin verdiği adreslerde olurlar. Bu evlerde bilinir ki ilah Vahidül Kahhar olan Allah’tır. Bu evlerde duniHi ilahlar bulunmaz. Böyle yerler müslümanlar için özellikle camiiler ve mescidlerdir. Sonra mescid gibi olan evlerdir. Sabah-akşam bu evlerde Allah’ı anar ve tesbih ederler. Sabah-akşam, güneş doğmadan hemen önce ve güneş battıktan hemen sonraki zamanları göstermekle beraber, bütün gün manasına da gelir. “Şu kişi o işi sabah-akşam düşünüyor.” dersek bu hiç unutmuyor, aklından çıkarmıyor, bütün gün bu düşünceyle meşgul manasına da gelir. Zaten böyle olunca o kişiyi bu düşünceden ne bir meşguliyet, ne bir ticaret uzak tutar; o kişinin bu düşüncesi kesintisizdir (Nur-37).

Bütün bunlarla beraber, o ev aynı zamanda halifetullah vasıflı insanın kendisidir. Bu durumda o insanın göğsü kandillik, kalbi kristal fanus, lamba da kalbinde tutuşmayı bekleyen nûr noktasıdır. Bu nûr noktası da kalbe marifet nûrlarını yayacaktır. Bu nûr noktasını tutuşturacak olan ise bu kişinin Allah’ı Hakkıyla tanıyabilmesini ve anmasını sağlayacak ilhamlar ve bu ilhamlara yol gösterecek olan Kur’an nûrudur. Böylece kandillikteki lamba yanınca o insanın kendisi olan ev de aydınlanır, nûrlanır. Allah bu evin yücelmesine ve o kalpte kesintisiz Allah’ın anılmasına izin verir. Bu eve duniHİ ilahlar giremez.

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi