Ve Allah Bir Misal Verdi 31

Ve Allah Bir Misal Verdi 31

Dünya hayatının gereği olarak esfele safiliyn hale reddedilen (Tiyn-5) insanda duniHi algı ve zann’ları sebebiyle “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasının belirmesi ve bütün bu zannları sebebiyle insanın “Ben duniHi bir ilahım” demesiyle sadrın zann havuzu kalbi kaplamış, üstünü örtmüş ve nûrunu fonksiyonsuz hale getirmiştir. Yani “ben duniHi bir ilahım” zannı, Hakk bilgi ve aklın yerini almıştır. Böylece Hakk bilgi ve aklın bir yansıması olan nûr da görülmez olmuştur.

Artık mişkattaki (kandillikteki) misbahın (lambanın) yeniden tutuşturulması gerekmektedir. Yani sadrın zann’lardan temizlenmesi, kalbin yeniden Hakk bilgi ve akla kavuşması ve bunun yansımasıyla da nûrlanması yeniden sağlanmalıdır.

Elbette bu süreç normal vasıflı insan için böyledir. Nebiler, Rasüller ve Rabbimizin dilediği ve kendisinin bildiği özel insanların kendi aralarında derecelerle mertebeleri vardır ve bu prosedürden muaftırlar.

Kesinlikle bilinmelidir ki; Mişkattakimisbahı tutuşturan, kalbin nûrunu canlandıran, aktif olmasını başlatarak devamlılığını sağlayan, o insanın Allah adına “BEN” demesi ve “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasını reddetmesi, “Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah’tır” demesidir. Yani insanın İslam dinine “Haniyf” olarak yaklaşmasıdır (Rum-30). Böylece Billahi anlamda iman etmiş olan bu insan, imanına uygun fiiller ortaya koydukça oluşan nûr kalbi kaplar ve lüb nûru olarak faaliyet gösterir.

Kandillikteki lambayı söndüren, kalbin nûrunun sönmesine sebep olan şey ise, duniHi algı ve zannlarıyla kişinin “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiası ışığında “ben duniHi bir ilahım” demesidir (Enbiya-29). Bu kişi de bu iddiasına uygun fiiller ortaya koydukça üretilen zannlar sadrda hâkimiyet kurar, kalbi örter (Mutaffifin-14, Nahl-106). Bu kişi “ben duniHi bir ilahım” iddiasını sever, ısrarcı ve inatçı olursa, Rabbimiz onun kalbini mühürler ve o kalb nûrunu tamamen kaybeder. Yani o kişi artık Hakk bilgiye karşı sağırdır, dilsizdir ve kördür, artık nûrlarına asla kavuşamaz (Bakara-18).

Nûr (35)’de bu geldiğimiz nokta için; “… doğuya da batıya da nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı neredeyse, kendisine bir ateş değmese dahi ışık verir. (Bu) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) misaller veriyor. Allah her şeyi Aliym’dir.” denilmektedir.

Misalde lambayı tutuşturucu olarak zeytinyağı gösterilmiştir. Bu zeytinyağı da mübarek bir ağaç olan zeytin ağacının zeytininden elde edilmektedir. Zeytin ağacı ise doğuya ve batıya ait olmama vasfına sahiptir. Zeytinyağının birçok kullanım alanları olmasıyla birlikte tutuşturucu olarak da misal verilmesinin iç içe ana başlıklar olarak yedi manası ve açıklaması vardır.  Genellikle böyle konularda yazılan veya anlatılanlar birinci, ikinci veya üçüncü basamağa kadar olur. Daha ilerisi ise, kanaatimizce Sahibinde veya ilgililerinde kalmaktadır.

Kur’an’ın indirildiği, duyurulduğu dönemin hayat şartları ve imkânları içerisinde zeytinin ve zeytinyağının önemi ve yeri büyüktür. Dolayısıyla zeytinyağı misaliyle o gün halkının çok önemsediği ve özelliklerini yakînen bilip kullandığı bir madde, anlatılmak istenen mana için kıyaslanmaktadır. Halk kendisi için bu denli önemli olan zeytini en verimli nasıl yetiştirebileceğini de deneme yanılma yöntemiyle elbette öğrenmeye çalışmıştır. Bu amaçla yapılan üretimlerde hem güneş doğarken hem de batarken güneşten yararlanabilen ve güneş ışınlarının zeytin ağacına ulaşmasını engelleyecek bir yapının da bulunmaması gerektiğini görmüşlerdir. Bu konuda dönemin yaşayanlarından İbni Abbas (ra), “Anlatılmak istenen, bu ağacın düz bir toprakta yetişen, hiçbir ağacın, dağın, vadinin, güneşine engel olmadığı, güneş doğarken de batarken de güneş alan bir ağaçtır.” demiştir. İşte bu şartlara uygun olan bir tepede bulunan zeytin ağacının bereketli olduğu, zeytinlerinin yağının da çok daha parlak ve ışıldayan bir yapısının olduğunu halk gözlemiştir. Bu tür zeytinyağları ile ateş tutuşturmak istediklerinde, ateşin yağa daha yaklaşmasıyla yağın tutuştuğunu fark etmişlerdir. Günümüzde tutuşturmak denilince, petrol ürünleri akla gelir, çünkü şimdi hayata petrol ürünleri hâkim olmuştur. Tam rafine edilmiş en üst kalite bir benzini düşününüz. Böyle bir benzine bir ateş yaklaştıracak olsanız, bu ateş daha benzine tam yaklaşmadan, değmeden benzin parlar ve tutuşur. Herhangi bir şeyin nasıl tutuştuğu ve yandığı anlatılmak istenirse ve günümüzde “Böyle bir benzinin tutuşturduğu gibi bir ateş alması söz konusudur” dense, tanımadığımız o şeyin nasıl tutuşturulduğunu ve tutuşma kabiliyetini bildiğimiz bir şeyle kıyaslayarak kolayca anlarız.

İşte Nur-35’deki misalde tarif edilen zeytinyağı da o günün şartlarında bu benzin misali neredeyse ateş değmeden tutuşabilen, neredeyse ateş olmasa bile yanabilecek bir özellikte ve halk bu zeytinyağını ve bu özelliğini yakinen bilmektedir. Dolayısıyla misali okuyunca veya dinleyince anlatılmak istenen mevzu o insana yabancı ve anlaşılmaz gelmiyor. Ayrıca fiziksel olarak ürün elde edilen zeytinin, insanlara beslenme ve bazı tedaviler yönünden de yararlarının çokluğu zeytin ağacını halkın gözünde çok bereketli, yani mübarek de yapmaktadır.

Kalpteki nûru tutuşturacak şey de bu zeytin ağacı misali gibi mübarek, yani halifetullah vasıflı insanın dünyasının da ahiretinin de ihtiyaçlarını fazlasıyla görür. Tarif edilen zeytinyağı gibi de tutuşmaya ve tutuşturmaya daim hazırdır.

Nûru tutuşturabilecek şey yine bir nûrdur. Hakk bilgiyi aktif kılacak ve aktifleşme olunca ışıyarak nûrunu yansıtmasını sağlayacak şey yine bir Hakk bilgidir. İşte bu tutuşturucu, yani nûru açıcı olacak Hakk bilgi Rabbinin indindendir (Nisa-174, Teğabün-8), dolayısıyla bu tutuşturucu nûru besleyen nûr daimdir ve mübarektir. Bu tutuşturucu nûr Hakk ile batılı ayırt edebilme ve Hakkı fark ederek sahiplenme gücü kazandırır. Furkan (1)’de bu konuda: “Âlemler için uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren Allah ne mübarektir, ne yücedir…” buyrulmaktadır.

Kandillikteki lâmbanın, yani kalpteki nûr noktasının yeninden tutuşturulması, aktif hale getirilmesi bir iş birliğini gerektirmektedir. Unutulmamalıdır ki; Hakk bilgi dosyasını yine bir Hakk bilgi açar, ilim ilimle gelişir ve ilmi ilim açar. DuniHi algı zannları ise yine zannla çoğalır; yeni zannları bir başka zann tetikler ve açar. Böylece bu durum da zulmet üstüne zulmet olur. Hakk ilmi duniHi algının zannları durdurur, duniHi algı zannlarını ise Hakk ilim durdurur. Ancak hangisinin diğerini durduracağını, hangisinin galebe çalacağını ilgili kişinin tercihleri belirler. Bu noktayı İsra (81) şöyle tanımlamıştır: “Yine de ki; Hakk geldi, batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılmaya mahkûmdur…” Bu çerçevede kalpteki nûr noktasını aktif yapacak nûrun o kalp sahibi tarafından önemsenmesi, tercih edilmesi, benimsenmesi ve içselleştirilmesi gerekmektedir. Böylece o kişiye Billahi anlamda iman etme yolu açılmış olur ve o kalp sahibi kendisini takdimde Biiznillah “Allah adına BEN” der, “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasını reddeder, “Müstakilen Var ve Muhtar olan ancak Allah’tır.” der.

Kalp sahibinin bu beyanı, onun sahiplendiği bu bilgi kalpteki nûr noktasını aktif hale getirir ve kalp nûrlanır. Tutuşturucu nûr kalbe ulaşıncaya kadar geçirdiği aşamalarda nûr üstüne nûrlanmıştır, kalbe ulaşınca da kalpteki nûrdanûr üstüne nûr olur. Buradaki nûrun şiddeti artık nûr kere nûrdur…

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi