VALİ

VALİ

Sevgili kaarilerim; bu hikayeyi ne zamandır yazayım diyordum ki Yalova Vali’sinin yaptığı izansızlığını ve o izansızlık neticesinde bir öğretmenin üzüntüden vefatını okudum haberlerde. Hikayedeki gibi sırtındaki sopalarla insanları döven, kalplerini kıran valiler ya da yüksek makam sahipleri, iki çift güzel söz söylemekle ömürlerinin sonundaki imtihanı kolay vereceklerini mi sanıyorlar? Ki böyle dilleriyle insanları özellikle emri altındaki kişileri kırıp döken valiler de sadece Yalova’da bulunmuyor. Neyse, sözü uzatmadan biz hikayemize geçelim:
“Zamanın birinde, bir vali etrafına kalp kırmasıyla nam salmış. Özellikle emri altındakilere yerli yersiz, haklı haksız bağırıp duruyor, makamının verdiği yetkiyle ve kibirle onları ezmeye çalışıyormuş.
Bu durum şehirdeki tekkede irşat faaliyetlerine devam eden bir tarikat şeyhinin dikkatini çekmiş. Daha doğrusu şikayetler, yörenin büyüğü diye bu şeyh efendiye gitmeye başlamış. Şeyh efendi her ne kadar şekvacılara sabır tavsiye etse de bakmış ki durum düzeleceğine daha da derinleşiyor, vali ile görüşmeye karar vermiş.
Zaten vali de tasavvufa meyilli bir insanmış. Ağzından tarikat büyüklerinin sözleri, kitapları eksik olmazmış. Olmazmış ama tasavvuf denilen şey de kal ilminden ziyade hal ilmi imiş.
Şeyh efendi birkaç hikaye ile durumu mecazen anlatmaya çalışmış amma vali huyundan vazgeçeceğe benzemiyormuş. Birkaç gün sonra vali, sohbetinden etkilendiği bu şeyh efendiye intisap edip onun talebesi olmayı kararlaştırmış. Durumu ona arz etmiş.
Şeyh efendi bu fırsatı kullanarak ona gerekli dersi vermeliyim diye düşünmüş.
Demiş ki, “Tamam ama bizim bir imtihanımız var. O imtihanı geçersen elbetteki seni talebeliğe kabul ederim. Şöyle ki sana özel bir kıyafet giydirip seni dar bir yola sokacağız. Bu yolun sağındaki solundaki raflarda sıralı değerli cam eşyalar var. Senden isteğimiz en değerli gördüğün üç cam eşyayı bize getirmen. Yalnız bunu yaparken kulakların kapalı olacak, geriye de dönüp bakmayacaksın. Yolun bir ucundan girip bir ucundan çıkacaksın…”
Tamam demiş vali, bundan kolay ne var diye de düşünmüş.
İmtihan günü gelmiş. Valiye özel kıyafetini giydirmişler. Fakat kıyafetin arkasında hafif, ince, uzun sopalar da varmış. Valinin kulağını kapatıp her iki yandaki raflarda camdan eşyaların olduğu dar yola koymuşlar.
Bu daracık yola giren vali hangi tarafta güzel bir cam eşyaya yönelse sırtındaki uzun sopalar arkasındaki raflarda sıralı bütün cam eşyaları yıkıp kırmış. Kulakları kapalı, geriye dönüp bakması yasak olan vali, o mu daha güzel, bu mu daha güzel diye diye yolun sonuna gelmiş ama arkasında da tabiri caizse bir enkaz bırakmış. Seçtiği 3 tane cam eşyanın beğenileceği mutluluğuyla imtihanı bitiren vali, şeyh efendiye gevrek bir gülümsemeyle “Sınavı geçtim herhalde…” demiş.
Şeyh efendi de “İstersen arkana dönüp bak da sen karar ver, imtihanı geçip geçmediğine…” demiş.
Kırıp döktüklerini gören vali aklı karışık “İyi ama bunun anlamı nedir” diye sormuş.
Şeyh efendi olan biteni şöyle açıklamış; “Evladım, sana giydirdiğimiz kıyafet senin rütbendi, makamındır. Elbisendeki sopalar bu makamla gelen kötü hasletlerdir. Kulakların halka karşı, çevrene karşı sağırdılar. Geriye dönüp bakmadın, çünkü gece uyumadan iki dakika düşünüp de ‘Ben bugün ne kazandım, ne kaybettim” diye hiç düşünmedin, geçmişin hesabını hiç yapmadın. Sonuçta da camdan daha hassas olan kalpleri kırıp geçtin ve yolun sonuna geldin. Ömür de bu daracık yol kadar kısa ve nazik… Şimdi sen kendin karar ver; hem bu imtihanı, hem de hayat imtihanını geçebildin mi?””
Kaarilerim, hikayemiz burada nihayete erdi. Siz siz olun insanları ne makamlarına göre ezin, ne de makamlarına göre yüceltin! Söyleyecek söz lakin bizim de yerimiz dar:)

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi