TOPLUMLARIN İHTİYARLIĞI VEYA BUNAMASI – Kocatepe Gazetesi

TOPLUMLARIN İHTİYARLIĞI VEYA BUNAMASI – Kocatepe Gazetesi

Ramazan Balkan 13 Nisan 2015 Pazartesi 03:00:00
  Hepimiz, ihtiyarlık veya bunamayı insanlara özgü bir rahatsızlık olarak biliriz. Bende öyle biliyordum. Bu kanaatim Mustafa Coşturoğlu’nun “Toplumsal Çözülme” isimli kitabını okuyunca tümden değişti. Aynı zamanda tarih öğretmeni olarak tarihsel olayları yorumlamada farklı bir bakış açısı kazandığım kanaatindeyim.
İhtiyarlık veya bunama; insanın bedenen çöküşü ve düşünme yeteneğini kaybetmesi olarak tanımlanabilir. Peki, toplumların ihtiyarlaması veya bunaması nasıl bir hastalıktır. Mustafa Coşturoğlu’na göre toplumların ihtiyarlığı veya bunaması; akılcılığı kaybetme, bilimden uzaklaşma, sorgulama kültürünü terk etme, dünyadan uzaklaşma ve yaratıcı düşüncenin körelmesi gibi davranışlarla başlamakta. Neticede toplum karşılaştığı sorunlarda aklı kullanma yerine hurafe, masal ve efsunlara kendini kaptırmakta. Bilim yerine; muskacılık, rüyalardan ve yıldızlardan medet umma, uğurlu günler, sayılar takip etme başlamakta. Sorgulama kültürünün yerini itaat kültürü almakta kişiler kendi aklı yerine başkasının kararına göre hareket etmekte. Bu dünyayı terk ederek öbür dünyaya yönelme, bir lokma bir hırka düşüncesiyle toplumda meskenet ve tembellik yaygınlaşmakta. Bundan sonra o toplum artık hasta toplumdur, bunaklık ve ihtiyarlık başlamıştır. Sosyal hayattan bilimsel hayata ve oradan devlet hayatına kadar çöküşe doğru gitmektedir.
Bilim tarihçileri Osmanlı Devleti’nde aklın ve bilimin yerini hurafenin almasına milat olarak, III. Murat döneminde Takiyüddin Efendi’nin rasathanesinin topa tutulmasını alırlar. Latinceyle beraber altı dil bilen Fatih’in; Truva ve Yunan savaşlarını okuduğunu hatta Semerkant’ta yaşayan ünlü matematikçi ve astronom Ali Kuşçu’yu İstanbul’a davet ettiğini biliriz. Yavuz; İran ve Orta-Asya haritaları çizdirirken Piri Reis ünlü dünya haritasını Mısır seferi sırasında kendisine takdim etmiştir.
Yıl; 1580, yer; İstanbul/Tophane. Halk binlerce cana sebep olan veba ve yaşanan deprem felaketinin sebebi olarak, Tophane’deki rasathaneyi görmektedir. Yayılan söylentiye göre orada günah işleniyordu. Halkın tepkisinden korkan padişah Dar el-Rasad el-Cedid el-Sultani’nin topa tutulması emrini verir. Rüzgâr tersine dönmüştür.
Aynı yıllarda yani 16. yüzyılda Avrupa’da ise aklın öncülüğünde modern bilimin temelleri atılmaktadır. Birçoğumuzun ressam ve heykeltıraş olarak tanıdığı Leonardo da Vinci’nin anatomik çalışmalar yapıyor, yine Albrecht Dürer insan üzerinde anatomik incelemeler yaparken, William Harvey kan dolaşımını buluyordu. Doktor ve kimyager Paracelsus kimyasal maddeleri ilaç olarak tıp bilimine hediye ediyor. Andreas Vesalius ilk defa anatomi masasında öğrencilerinin gözü önünde insan ölüsü üzerinde çalışmalar yapıyordu. Francis Bacon; Bilimin İlerlemesi kitabında “bilgi kudrettir” tespitinde bulunmakta, Nicolaus Coprnicus; evrenin merkezi güneştir, gök cisimleri güneş etrafında dönmektedir, diyerek kilisenin “dünya düzdür” tezini yıkmaktadır. George Agricola; madenler ve fosiller, Leonard Fusch; botanik, Jerome Cardan; üç bilinmeyenli denklem üzerinde çalışmaktadır.
Bu bilim adamlarının tamamı Takiyüddin Efendi ile aynı yüzyılda yaşamıştır. 16. yüzyılda Şeyhülislam Ahmet Şemsettin Efendi; “gökleri incelemek uğursuzluk” getirir deyip rasathaneyi yıktırarak, aklı ve bilimi terk eden, düşünsel olarak bunayan ve ihtiyarlayan toplumun temsilcisi olurken Avrupa aklı ve bilimi kullanarak yükselişe geçmektedir.
Peki, akıldan ve bilimden uzaklaşan yani bunayan ve ihtiyarlayan toplumlar nasıl bir davranış içine düşer. İşte örnekler;
26 Ocak 1699, Osmanlı İmparatorluğu 16 yıl süren savaşları kaybetmiş ve Karlofça Antlaşması imza edilecektir. Bütün devletlerin elçileri hazırdır fakat Osmanlı elçisi Rami Efendi ortalıkta yoktur. Rami Efendi; yıldızların en mesut olaylara doğum imkânı tanıdığı pazartesi gününün on ikiye çeyrek kala zamanını kendi hesaplarıyla bulmuş, antlaşmayı imza için o anı beklemektedir. Antlaşma masasında, devletin en yetkili kişisi yıldızların hareketinden medet umduğu yerde cehaletin boyutunu tartışmaya gerek yoktur. Tabi neden yenildiğimizin de.
Yıl: 1716, padişah Sultan III. Ahmet’tir. Vezir-i Azam Damat Ali Paşa Avusturya ordusu ile Varadin Meydan Savaşı’na hazırlanmaktadır. Ancak bu hazırlık aklı kullanarak savaşın icaplarına göre değil, komuta heyetine; saldırıya geçilecek “uğurlu gün ve saati belirleyecek” Melami tarikatından müneccim Lalizade Abdülbaki Efendi’nin tavsiyelerine göre yapılıyordu. Abdülbaki Efendi elindeki usturlapla yıldız falına bakarak hücum edilecek uğurlu saati tespit etmeye çalışırken Osmanlı ordusu darmadağın olmuştur.
1757’de tahtına geçen III. Mustafa ülkesi için çok şeyler yapmak istemektedir. Yaklaşık 27 yıl kadar kafeste kaldığından haliyle dünyadan kopmuştur. Fala ve müneccimliğe tutkundur. Kendisiyle çağdaş Prusya Kralı II. Frederic’in başarılarına özenmektedir. 1763’de Ahmet Resmi Efendi’yi elçi olarak Prusya’ya göndererek kraldan müneccimlerini istemiştir. Dünya nereye Osmanlı nereye.
Padişah böyledir de ümera ondan farklımıdır. Rus donanması Baltık Denizi’ne çıkıp oradan da Akdeniz’e geçerek 1770’de Çeşme’de donanmamızı yaktığında; zamanın devlet adamları, Ruslar boğazdan geçmediğine göre herhalde ceddimiz Fatih gibi gemileri karadan yürütüp Akdeniz’e indiler, sonucuna ulaştılar. Çünkü dünya haritasından habersizdirler.
Yıl 1839. Osmanlı ordusu ve isyancı Mısır ordusu Nizip yakınlarında karşılaşır. Yalnız günlerden cumadır. Osmanlı ordusu saldırmaz. Osmanlı ordularının komutanı Hafız Paşa’nın yanında ordu mollaları vardır; “Cuma günü muharebenin şer’an caiz olmadığını” söylerler. Aynı günün gecesi hücuma; “Öyle geceleyin birden bire haydut gibi karanlıklar içinde muharebe etmek padişahın askerlerinin şanına layık olmadığı” gerekçesiyle karşı çıkarlar. Ertesi gün uğursuz kabul edilir. Neticede uzun bir yoldan gelen ve yorgun olan Mısır ordusu dinlenir ve dört saat içinde Osmanlı ordusunu perişan eder. Gülünç aynı zamanda acınacak bir hadisedir.
Gülünçlükler sadece bunlar değildir. II. Abdülhamit döneminde veba salgını başlamıştır. Çare olarak; yatsı namazından sonra camilerde Buhari-i Şerif okunmaya başlar. Esseyid Davut Efendi adındaki bir zat ise, 9-10 yaşlarındaki sabilerin (günahsız çocuklar) akşam ve yatsı namazlarında minarelerde ve diğer yüksek yerlerde Rahman Suresi’nin okunmasını öğütler. Bir başka hadise daha. Balkan savaşlarının en karanlık günleridir. Edirne düşmüş Bulgar ordusu Çatalca’ya dayanmış, top sesleri İstanbul’da duyulmaktadır. Bab-ı Meşihat Dairesi okullara bir genelge gönderir. Bu genelgenin ekindeki duanın okullarda 4444 defa okunması istenir. Bu dua ile Bulgar ordusunun yenileceği düşünülmektedir.
Gelelim neticeye. Osmanlı donanmasında görev yapan Amiral Adolphus Slade 1830’da; “Türkler, başka ülkelere seyahat etmek ve araştırmak, yeni şeyler görmek ve öğrenmek temayülünde değillerdir. Bunun için, birçok meseleye çözüm yolu bulamamaları gayet tabidir…” tespitinde bulunur. Bu aslında zihinsel çöküşün yani akıl ve bilimden uzaklaşıp ihtiyarlama ve bunamanın en güzel tespitidir. Bu bunamışlığı ilk fark eden İngiliz Kralı I. Charles’in İstanbul sefiri Thomas Roe olup 1623’te krala sunduğu raporda; “Türkiye (Osmanlı Devleti) kocamış, bunamış ve can çekişmektedir. Türkiye, Avrupa devletleri arasında paylaşılmalıdır” der.
15. yüzyılda Fatih’le yakalanan aklın ve bilimin ucu “gökleri rasat etmek Allah’a meydan okumaktır” diye hüküm verenler tarafından öyle bir kaçırılmıştır ki bunun altında hem Osmanlı Devleti hem de Türk Milleti kalmıştır.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi