TEFEKKÜR ETTİĞİMİZ KONULARDAN ZİHİNDE KALANLAR

TEFEKKÜR ETTİĞİMİZ KONULARDAN ZİHİNDE KALANLAR

Mustafa Yılmaz DÜNDAR 11 Nisan 2017 Salı 13:04:28
 

-71-
Bu yazıyla birlikte bir süre sizinle Kader konusunu konuşacağız, belki de herhangi bir yerde yazılı bulamayacağınız önemli cümleler paylaşacağız. Benzer cümleler eğer okumuşsanız bazı kitapçıklarımızda var ama onları derli toplu bir şekilde paylaşacağız. Niye “herhangi bir yerde yazılı bulamazsınız” diyorum? Cazibe oluştursun diye, inşaAllah.
Kader bir bilgi değil, bir kültürdür
Aslında bütün paylaştıklarımız kaderle ilgili. Yalnızca “Kader” başlığı atıldığı zaman konu o zannedilmesin, aslında bizim paylaşımlarımızın tamamı kader ve kaza konusu kapsamındadır. Kader konusu çok önemlidir ama önemi yüzünden çok da tehlikelidir. Tehlikesini belirten iki hadisi inşâAllah sırası geldiğinde göreceğiz. Kader konusu genellikle “bilgi” zannedildiği için, onunla ilgilenenler o bilgiyi alınca mesele hallolacak, bir şeye inanacaklar ve kabullenecekler sanılıyor. Hâlbuki kader konusu bir kültürdür, bir bilgiyle elde edilecek bir davranış biçimi değildir, kader kültürünün oluşması gerekiyor. O kültür ne kadar olgunlaşırsa o kadar dışarıya yansır. Biz bu paylaşımlarımızla o kültürün oluşmasını sağlamaya çalışıyoruz, paylaşımlarımız o kültürü oluşturmak adına olduğu için süze süze o başlığa geliyoruz, aniden “Kader” diye bir başlık koymuyoruz. Ancak, kader konusunu konuşmanın bir şartı var. O şart yerine gelmemişse, kişinin onu birisinden dinlemesi, hakkında konuşması çok sakıncalı ve tehlikelidir. Bunu yeri gelince genişleteceğiz.
Fatiha Suresi’ni tefekkür ediyoruz ve “İyyâKE na’budü ve İyyâKE nesta’iyn” ayetindeyiz. Rabbimiz buyuruyor ki “Söyle onlara, eğer onlar “İyyâKE na’budü ve İyyâKE nesta’iyn” demeseler neye yararlar? “İyyâKE na’budü ve İyyâKE nesta’iyn” Allah indinde kulu böyle makbul yapan bir söylem ve bir davranış biçimidir. Şunu tespit etmiştik, mütekebbir olanlar “İyyâKE na’budü ve İyyâKE nesta’iyn” demezler. Zâhiren böyle söylüyoruz. İncelersek öyle haller vardır ki orada “demezler” değil de “diyemezler” deriz. “İyyâKE na’budü ve İyyâKE nesta’iyn”i duymak ve söylemek önemli bir nasiptir, önemli bir ikramdır, bir hediyedir. Mütekebbir olanlar “İyyâKE na’budü ve İyyâKE nesta’iyn” demezler. Eğer kişi mütekebbir ama farkında değilse ve “İyyâKE na’budü ve İyyâKE nesta’iyn” diyorsa o söyleme ondan sayılmaz. Bu sonuca varmıştık. İnsanı cehenneme yalnızca bir davranışın götürdüğünü de anladık: Mütekebbir davranış. Yalnızca mütekebbirler cehenneme girer. Mütekebbir bizim için bu kadar önemli bir anahtar kelime olunca onu tanımlamaya, “Mütekebbir kime denir, Kur’ân kime mütekebbir diyor?” onu ayetlerle anlamaya çalıştık. Bir şey daha tespit ettik: Kur’ân kime “Mütekebbir” diyorsa meâl ve tefsirler maalesef önce ona “mütekebbir” demiyor, mütekebbiri öncelikle başkasına söylüyorlar. Böylece, cehennemle ilgili çok önemli bir vasıf gözden kaçmış oluyor. Mütekebbirin tefsir ve meâllerdeki en yaygın tanımlanış biçimini görmüştük, şimdi oradan devam edeceğiz. Çünkü o mânâ şimdi bize lazım.
“Mütekebbir” kelimesi anahtardır,
 iyi anlamak gerekir

“Mütekebbir” kelimesi kibirli davranan insan, kibirli insan diye anlatılır ve kibir kötülenir. Oysa kibir çok şerefli bir vasıftır ve Allah’a aittir. Bunu altını çizerek bilmek lazım! Eğer konuşurken “kibir” kelimesini kınıyorsak Allah’a ait bir vasfı kınıyoruz demektir. Âyetlerde kibirli insana kızılmasının sebebi, Allah’a ait olan bu çok yüce, şerefli davranışa kişinin sahip çıkıyor olmasıdır. Ona kızarız, kibre değil. Çünkü Kibriya ancak Allah’ındır, Mütekebbir Allah’ın ismidir. Mütekebbir ismine sahip çıkıp da ilah gibi davranana kızarız, “Sen Allah gibi davranıyorsun” deriz. Bunu fark etmeyip de kibre kızan Allah’a kızmış olur, kibre küfreden Allah’a küfretmiş olur. Bu yüzden, Mütekebbir’i “kibirli insan” diye alırsanız manasını anlamak hiç mümkün olmaz, hiç Muhammedî olmayan bir amel çıkar. Biliyoruz ki Muhammedî olmayan da kendince kibirli insan olmamaya çalışabilir. Ama kibirli insan olmamayı başardı diye cennetlik olmaz. Bu “kibirli insan” tanımı insanlara aittir, “cennete veya cehenneme gidecek insan”ın tanımı ise Allah’a aittir, insanların tanımına göre gidilmez. Mütekebbir’e de Allah’ın tanımına göre bakmak gerekir demiş ve onu incelemiştik.
Peki, Mütekebbir’in zıddı nedir? Kişi mütekebbir olmayacaksa veya mütekebbir insan değilse nasıl olması lazım? Bunu genellikle “alçak gönüllü” insan diye tarif ediyorlar, “insan alçak gönüllü olmalı” diyorlar. Âyet ve hadislerde geçen “mütekebbir” kelimesi insanlar arasında ise “kibirli insan”, Allah’a karşı ise “Allah’a büyüklük taslayan” diye meâllendiriliyor. Hatırlayacaksınız, bu konuda şöyle bir soruyla kendimizi test ettik: Bir kişi Allah’a karşı nasıl büyüklenir, bu olabilecek bir şey mi? Bir insan bir insana kendince büyüklenebilir ama Allah’a nasıl büyüklenebilir? “Allah’a büyüklenmek nedir?” bunun tarif edilmesi lazım. Tanımları lütfen çok önemseyin. Size özellikle dünya ve âhiretiniz için çok önemli bir hayat tarzı olan İslam’la ilgili bir davranış biçimi, bir kelime söylerlerse “Bunu bir tanımla” deyin. Daha tanımlarken vazgeçecektir, çünkü tanımlayamayacaktır. Eğer bir tanım yaparsa da onun Kelime-i Tevhid’e uymadığını görecektir. Âyet ve hadislere ait bir tanım yapıldığında, o mutlaka ve mutlaka “Lâ ilâhe İllallah, Muhammeden Rasûlüllah” manasına uymak zorundadır. Buna uymuyorsa o bir Kur’ân tanımı değildir. Sorumuza dönelim; bir kişi Allah’a karşı nasıl alçak gönüllü olabilir, bunu bir tanımlayın. “Şöyle yaparsanız Allah’a karşı alçak gönüllü olursunuz” denilerek yapılan tanımların aslında küfre girdiğini göreceksiniz. Allah’a öyle (alçak gönüllü) bakamaz, öyle davranamazsınız. Mütekebbir’i böyle tanımlayan, Kur’ân’daki bu anahtar kelimeyi anlayamaz, fark edemez, böylece Kur’ân’ı ve İslâm’ı da kesinlikle anlayamaz.
Doğru anlaşılmadığı takdirde Kur’ân’ı ve İslâm’ı anlamaya engel olan kavramlardan birisi de “dûniHİ-dûnillah” kelimesi, anlayışı ve idrakıydı. “Aşağıların Aşağısı” yazılarımızda ve kitapçığımızda tamamen onu ele aldık. Bir diğeri de “Mütekebbir” kelimesidir. Mütekebbir ile ilgili idrakımızı da ilerleteceğiz ki zaten Mütekebbir kelimesine bir idrak seyahati ile gelmiştik. Bir idrak ilerletmesi yapacağız ama şunu baştan söyleyeyim: Eğer bir kişi Mütekebbir’i “kibirli insan, Allah’a büyüklenen insan” olarak tanımlarsa, zıddı, mukabili olarak da “alçak gönüllü kişi” derse veya tasavvufî konuşacağım diye onu “Benlik sahibi” diye tarif ederse işin içinden çıkamaz, yanlıştır. Günümüzde Mütekebbir ile ilgili “tasavvufî” adı altında yapılan açıklamalar yanlıştır; tasavvuftan uzak durarak normal dünya hayatı bakışıyla meâl yapanların karşılıkları da Kur’ân’a göre yanlıştır; hiç biri Allah’ın “Mütekebbir” dediği değildir. Öyle olunca, biz şimdi açıkladığımız Mütekebbir manasına göre bir idrak ilerlemesi yapalım. Çünkü idrakı ilerletmek için o tanımlar yeterli olmaz.
Ne “Benlik” suçtur ne de “BEN” kelimesi
Mütekebbir’in özelliği şuydu: Mütekebbir davranan kendi adı namına “BEN” der. Tekrar ediyorum ki, “BEN” demek çok şerefli bir takdim şeklidir, yalnızca Allah’a ait olan bir takdim şeklidir. Ancak Allah kendisini bir kuluna tanıtacağı zaman “Ben benim” der. Halife kıldığı insana da işte bu “BEN” deme yetkisinden yetki vermiştir, “BEN” deme şerefi vermiştir. Bu yüzden “BEN” kelimesini çok sevmek lazım… “BEN” kelimesi doğrudan “ALLAH” kelimesidir, bu kadar şereflidir. “BEN” ve “Benlik” kelimelerinin suçlandığı anlatımlar yanlıştır. Ne “Benlik” suçtur ne de “BEN” kelimesi. Mesele bu kelimelerin kullanılış biçimidir, “kibir” kelimesinde olduğu gibi, “Mütekebbir”de olduğu gibi.
Mütekebbir davranan insan kendi namına “BEN” der. İdrak basamaklarını sorularla oluşturacağımız için soruyoruz; niçin kendi adına “BEN” der? Çünkü dünya hayatında dûniHİ algı ve zann’larıyla karşılaşmıştır, öyle de yaşamaktadır. Yani dûniHİ algı ve zann’ları sonucunda kendisi için bir tespitte, bir iddiada bulunmuştur: “Ben Müstakilen VARIM ve Muhtarım.” Yani kendisini “Müstakilen VAR ve Muhtar” sanmıştır. Bize göre bu bir iddiadır ama ona göre bir iddia değildir, gayet gerçektir, doğrudur. Bizim Allah’a îmanımızı bir kefeye koysalar, “Ben Müstakilen VARIM ve Muhtarım” diyen kişinin de o iddiasına inanışını bir kefeye koysalar, onun bu söylediğine inancı bizim Allah’a inancımızı geçer, ağır basar, o iddiasına kişi bu kadar kuvvetli inanır. İşte biz, bu kadar kuvvetli olan o algıyı yıkmaya çalışıyoruz.
Efendimiz (SAV) zamanında vahiy geldiği için, vahiy gelme atmosferi bulunduğu için, o Risalet nûruyla insanlar hakikati duyunca, tabi olunca (izin verilmiş kişilerin) algıları bir anda değişiyordu. Şu an hâlimiz öyle değil, kendimizi çok zorlamamız gerekiyor.
Kişi kendi nâmına “BEN” dedi. Çünkü dûniHİ algı ve zann’ları sonucunda kendisi için bir iddiada bulundu: Ben Müstakilen VARIM ve Muhtarım. Kendisini öyle zannetti. O kendisini dûniHİ içinde buldu. Sonra o algıyla hayata bakınca zannlar edindi, kendi zannlar türetti. Bu zanna sebep neydi? DûniHİ algıda bu zann’ları üretme sebebi ne idi?
Bu soruyla birlikte bir önemli anahtar kelimeye daha geldik: Muhtariyeti Tercih Gücü. Kişinin dûniHİ algıyla zann üretme sebebi Muhtariyeti Tercih Gücü idi. O algı ve zann’ların sebebi o kişideki Muhtariyeti Tercih Gücü (MTG)dir. Bu tespiti konu ilerlediğinde Kur’ân’dan inceleyeceğiz, ne demek olduğunu âyetlerle göreceğiz. Ama önce zihnimizde onun algısını oluşturmamız gerekiyor ki o algıyla âyetlere bakabilelim. O algı oluşmazsa âyetleri çözemeyiz.
“Muhtariyeti tercih gücü” ve
“Müstakilen VAR ve MUHTAR” olmak

Aradaki idrak basamaklarını atlarsak şimdi geldiğimiz nokta şudur: Kişi neden mütekebbir?
MTG yetkisini fark etti. Onunla bu zanna girdi, bir şeyi tercih etti; kendisinde bir şey gördü: Hüküm verebilme! MTG yetkisiyle birlikte kişi kendisinde hüküm verebilme gücünü gördü. Halifetullah’ı halife yapan en önemli özellik budur işte: Hüküm verebilme. O kendisinde hüküm verebilmeyi gördü ve hüküm verdi; Ben Müstakilen VARIM ve Muhtarım. Bu müstakilen VAR ve muhtarı takdim ederken “BEN” dedi, yani kendi namına “BEN” dedi. Ama bütün onlardan önce buna sebep olan şey, onun kendisinde bulduğu Hüküm Verme Yetkisi idi. Bu Hüküm Verme Yetkisi’ne biz bir isim koyduk, Allah’ın lütfu ve izniyle: Muhtariyeti Tercih Gücü.
Kişi kendisindeki işte o MTG yetkisini “Müstakilen VAR ve MUHTAR” bir güç olarak algıladı.
Neden?
DûniHİ algıda olduğu için. Kendini Allah’ın dışında müstakil varlık zannettiği için, kendisinde bulunan bu gücü de müstakil ilan etti, “MTG’yi Müstakilen VAR ve MUHTAR” bir güç olarak algıladı.
Süze süze Mütekebbir kelimesine gelip onu anlamaya çalıştığımız gibi şimdi de Muhtariyeti Tercih Gücü’nü anlamaya çalışacağız. Ki buradan bir davranış çıkarabilelim; İslâm’a uygun ve bizim için çok kolaylaştırılmış amel çıkarabilelim.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi