SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE  ANADOLU’DAKİ  TÜRKMEN ŞEYHLERİ

SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE ANADOLU’DAKİ TÜRKMEN ŞEYHLERİ

Selçuklular döneminde şehirlerde dikkat çeken dînî yapılar arasında ziyaretgâhlar da bulunmaktaydı. Burada medfun bulunan zatlar Anadolu’ya gelen ve buraların Müslümanlaşmasını sağlayan Türk-men şeyhleriydi. Bu kişiler veli kabul edilir ve ziyaret edilirlerdi. Bu Türkmen şeyh ve babalarının ziyaretgâh olan mezarları Ortaçağ Türkiyesi’nin her tarafını doldurmuş ve Anadolu’yu âdeta bir evliya diyarı haline getirmişti (Çetin,1990, s 179). Bu durum gayet anlaşılabilir bir realitedir. Çünkü “Büyük Selçuklular dönemi tasavvufun en değerli eserlerinin verildiği ve büyük tarikat kurucusu pirlerin yetiştiği devirdir” (Yavuz, 1999, s.20). Bu pirler sayesinde Büyük Selçuklu toprakları tasavvufî düşüncenin tesiri altında kalmıştır. Bu sebeple Selçuklu’da sultan-sûfî ilişkilerinin dayanışma içinde seyrettiği rahatlıkla söylenebilir. Tarikatların bu dönemde ortaya çıkıp kurumsallaşması da bunun delilidir. Aksi takdirde sultanların desteği olmadan sûfîlerin kolayca müesseseleşmelerine imkân olmazdı (Özsaray, 2018, s.29).
Anadolu Selçuklu sultanlarının âlim ve sûfîleri himaye politikası Moğol istilasının tesiriyle batıya doğru oluşan göçlerde bu zümrelerin Anadolu topraklarını tercih etmelerinin en önemli nedenlerindendi. Nitekim 1242 yılında Erzurum’u alan, Sivas ve Kayseri’yi yağma eden Moğol istilacılarının doğurduğu tahribat ve huzursuzluk yüzünden doğu illerinden Batı Anadolu’ya her sınıf ve meslekten âlim, şair, zanaat erbabı ve tasavvuf ehli göç etmişti. İran, Mısır ve Kırım medreselerinden gelmiş müderrisler, Selçuklu ve İlhanlı bürokrasisine mensup devlet adamları ve idareciler yanında cemiyet hayatını fikrî mihverleri etrafında şekillendiren Evhadüddin Kirmânî (635/1237), Muhyiddin Arabî (638/1240), Necmeddin Dâye (654/1256), Ahî Evren (660/1262), Sadreddin Konevî (673/1275), Mevlana Celaleddin-i Rumî (672/1273), Fahrüddin Irakî (682/1283) ve Müeyyedüddin Cündî (700/1301) gibi mutasavvıfların bulunuşu da dikkate alınırsa Anadolu’daki dînî-tasavvufî hayatın canlılığı daha iyi anlaşılır (Özsaray, 2018, s.33).
Bilhassa Sultan Alaaddin zamanında Anadolu’da birçok şeyh ve veli vardı. Zira Sultan Alaaddin şeyhleri ve dervişleri severdi. Onları çok sevdiği için bütün şeyhler onun ülkesinde toplanırlardı. Selçuklu sultanlarının Moğol istilasından kaçan Türkistanlı ve İranlı bilgin ve mutasavvıfları ülkelerine buyur etmeleriyle Konya, Kayseri, Aksaray ve Sivas gibi Selçuklu kentleri İslâm dünyasında tasavvufî düşüncenin en parlak merkezleri olmuştu. Anadolu’ya gelen şeyhlerden Şihâbüddin es-Sühreverdî’nin İşrakiyye felsefesiyle Nasırüddin et-Tûsî’nin düşünceleri şehirlerde kabul görürken İbn Arabî de aydın çevrelerde etkili olmuştu. Onun yorumcusu Sadreddin Konevî Türk düşüncesinde İbn Arabî sisteminin yerleşmesinde başlıca rol sahibi idi. Tasavvufî düşünce böylece Sünni ulema arasında yerleşmiş bir gelenek olmuştu (İnalcık, 2009a. s. 207).
XIII. yüzyıl bir yandan Ehl-i sünnet tasavvufunun gelişip kurumlaştığı, bir yandan da Kalenderî, Haydarî gibi Şia fırkalarının tasavvufî örtü ile faaliyet gösterdiği, özellikle Horasan bölgeleriyle Yemen taraflarında Şia nüfuzu altındaki yerlerde Hasan Sabbah’ın geliştirdiği Bâtınîlik cereyanı ile İhvân-ı Safâ’nın teşkilatlandığı bir yüzyıldı (Yılmaz, 1999. s.131).
Bununla birlikte Anadolu Selçukluları’nda heteredoks tasavvufî akımlara karşı mücadele de edilmekteydi. Moğol istilasından üç yıl önce, 1240 yılında Orta Anadolu’da Vefâiyye Şeyhi Baba İlyas’a bağlı Baba İshak adlı bir derviş ilk Türkmen isyanını başlatmıştı.(İnalcık, 2009a. s. 207) Birçok fitne çıkaran Baba İshak’a bağlı isyancılar son olarak Kırşehir vilayetinde bulunan Malya sahrasında toplanmışlardı. Orada yapılan muharebeyi askerler kazandılar. İbn Bîbî’nin verdiği bilgiye göre Malya sahrasında vukubulan muharebede bir hamlede dört bin Haricinin öldürülmesi isyanın büyüklüğünü göstermektedir. Bu sırada Selçuklu sultanının kalelerin muhafazası için Kubâdâbad’dan Erzenü’r-Rûm tarafına gönderilen askerlerin geri dönmesini, eğer dönmezlerse devlet ve saltanatın elden gideceğini ferman buyurması ise yaşanılan krizinin derinliğini ortaya çıkarmaktadır. Bastırılan ayaklanmadan kaçan Babaîler denilen Rafizî dervişler Türkmen gruplarının yerleştiği Batı sınır (uç) bölgelerine gitmiş ve orada Türkmen beyleri kendilerine kucak açmıştır. ..Bütün bu sıkıntılara rağmen Anadolu Selçukluları devrinde sultanların kendilerine tabi olan meşayih ve dervişlere kucak açmaları ve onların ülkenin her yerinde tekkelerini kurmalarına izin vermeleri Anadolu’nun İslâmlaşmasına büyük katkısı olmuştur (Özsaray, 2018,s. 34).
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında gazi derviş sultanlar ile onların altında sıralanan ilmiye, kalemiye, askeriye ve halk sınıfları ile meşayih arasında son derece yoğun ilişkiler oluşmuş ve bu ilişkiler en alt tabakadan en üst tabakaya kadar tüm topluma bir şekilde sirayet etmiştir (Özsaray, 2018, s. 36).

Sosyal Medyada Paylaşın:
İlginizi Çekebilir
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi