ŞEF MAHKO VE IRMAK – Kocatepe Gazetesi

ŞEF MAHKO VE IRMAK – Kocatepe Gazetesi

Serencam Serencam 3 Şubat 2010 Çarşamba 02:00:00
  Kızılderililer henüz gözyaşı yoluna revan olmamıştı o vakitler, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan, kafileler halinde dağlara sürülmelerinin öncesindeydi.
Bir sabah daha kuşlar uyanmamışken, Şef Mahko kendi çadırından çıktı ve torunlarının üçünü de uyandırdı tek tek, Şef Mahko’nun zaman zaman “beyazların etkisinde kalmış bunlar. Şahsiyetlerini unutmuşlar” dediği 3 torunu da çok geçmeden atlarını eyerlemiş köyün çıkışında onları bekleyen dedelerinin yanına varmıştı.
Av bereketli geçmişti, torunlar eve dönmeyi beklerken av boyunca hiç konuşmayan Şef Mahko “toparlanın” dedi,” asıl yolculuk şimdi başlıyor”.
Kuşluk vaktinde biri ak saçlı dört süvari dağları aşmış vadideki ırmağa doğru yol almaktaydı. Şef Mahko Irmağa yaklaştıklarında atından indi. Şef önde torunları arkada ırmağın kenarına vardılar, Apache Şefi Mahko saygıyla ırmağın yanı başına çömeldi, iki elini de suya soktu ve ellerini suda tuttu, bir süre sonra çıkardı, parmaklarından su damlayan iki elini de torunlarına uzattı “ellerime bakin” dedi” ve ne gördüğünüzü söyleyin”.
Torunların üçü de şaşkın şaşkın birbirine baktı. En büyüğü konuştu önce “bir çift ıslak el” dedi. Şef Mahko başını ortanca torununa çevirdi, o da “buruşuk bir çift el” dedi gülümsemesini gizlemeye çalışarak. Aldığı cevaplardan memnun kalmayan Şef en küçük torununa döndü, “Bilge bir dedenin elleri ” dedi en küçükleri. Bir süre daha havada asılı kaldı Şef Mahko’nun elleri Üç torununun da gözlerini tek tek yokladı ve “ellerime iyice bakın, söyleyin ne görüyorsunuz ” dedi. Üç torunun üçü de dedelerinin ellerine baktı bir süre boş boş gözlerle, üçünün de başı öne düştü sonra, ırmağın şırıltısını dinlediler.
Bir süre, sonra en küçükleri “dede” dedi “en iyisini sen bilirsin” bunun üzerine Şef Mahko kızgın günesin altında tamamen kuruyan ellerini aşağıya indirdi.
“Az önce ellerimde Irmak vardı” dedi Şef Mahko. “AZ ÖNCE ELLERIMDE IRMAK VARDI” diye tekrarladı “ama siz ırmağı değil ellerimi gördünüz ve ellerimdeki ırmak kızgın günesin altında kurudu gitti, işte Şahsiyette bu ırmak gibidir, bir defa içinden çıktınız mı bir daha sizi kimse görmez, görseler bile varlığınız güneşin insafına kalmıştır”. Şef Mahko sözlerini bitirir bitirmez Atına atlayıp yola koyuldu ve arkasına bile bakmadı, en küçük torununa, o en sevdiği torununa bile.
Şef Mahko’nun o en küçük torunu yıllar sonra Geronimo adıyla tanınacaktı. Büyük savaşçı, o büyük APACHE savaşçısı Şef GERONIMO.
***
Bu öyküdeki Irmak metaforu bizler için anavatandır Şef Mahko’nun ellerindeki sular şu anda var olan ve Asimilasyona ve Tüketim kültürüyle mücadele eden kimliğimizdir. Şef Mahko atalarımızın ruhu ve Aloysha-Xabzemiz, torunlar ise şu anda yok olmaya karşı mücadele edenlerdir. Kritik soru bu mücadelenin neticesinde Geronimo’ların ortaya çıkıp çıkmayacağıdır. Bunu belirleyecek olan içinde bulunduğumuz bu tarihsel dönemde ortaya koyacağımız politik perspek-tifler olacaktır.
alıntı

EZANA HASRET KUBBE
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (Tevbe, 18)
Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“Kim Allah rızası için bir mescid inşa ederse, Allah o kimse için cennette bir ev hazırlar” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, VI, 461)
***
Ezana susamış saatlerde, Fatih’in ebediyete kadar cami olarak vakfettiği Ayasofya ile Mescid-i Aksa mesafeleri ortadan kaldıran kalbî bir buluşmada dertleşiyorlar. İki mahzun kubbe arasında şu konuşma geçiyor. Söze Ayasofya başlıyor:
“-Sizi, diyor, en iyi ben anlayabilirim. Yeryüzünde ümmetin perişanlığına denk düşen esaretinizi, yüzlerce esir minareye ağlayan yanık yüreğinizi, ancak ben anlayabilirim. Hür ezanlara hasretinizi, ben anlayabilirim.”
Mescid-i Aksa’da derin bir soluma:
“-Küba Mescidini düşünüyorum. Acaba imar edilmiş mescid o mu idi biz mi? Allah sevgilisinin üçtaşı üst üste koyup inşa ettiği, süsten ve ihtişamdan uzak, ancak kalbinde çağların en hür imanı atan, çağların en hür sesini kucaklayan o küçücük yapı mı, biz mi? Sirk aslanları gibi hissettiğim oluyor kendimi, zaman zaman. Görünüşte aslan ama pençeleri sökülmüş. Nerde benim hür haykırışım? Nerde benim hür ezanlarım?”
“-Ezan,” diye sayıklıyor Ayasofya. Ezan, ezan. Ezansız minare. Gözleri dolu dolu. Susuyor.
“-Derdini tazeledim, bağışla,” diyor Mescid-i Aksa. “Bazen, senin acın mı büyük benimkisi mi diye düşündüğüm oluyor. Gerçekten tartması zor. Ezan ki, müslümanın ebedî bağımsızlığını haykırır. Minareler ki, bu bağımsızlığın ilan için dikilmiş anıtlardır, minare ile ezanı ayırmanın acısına nasıl katlanılır? Nasıl katlanılır, ezana kelepçe vurulmasına…”
“-Hatıralar daha bir kahrediyor, bilir misin? Fetih günü, yaşadığım heyecan bir an gözümün önünden gitmiyor,” diyor Ayasofya.
“-Evet,” diyor Mescid-i Aksa, “O günü senin adına binlerce mescidle birlikte kutlamıştık. Bayram günleri çocukların kalbindeki heyecanı düşün. Yüreklerimiz öylesine sevinçle, heyecanla atmıştı. Hz. Peygamber’in mübarek hadislerindeki “Ne mutlu o kumandana, ne mutlu o askere” sözlerini kaç kere tekrarladık bilemezsin. Senin ezana kavuşmanı nasıl tekbirlerle kutladık. Nasıl kutladık Allah’ım!” [Ahmed Maraşlı, Altınoluk Dergisi, 1986-Nisan, Sayı:002, Sayfa:012]

VAHY KATİBİ DE OLSAN KÜFRE DÜŞEBİLİRSİN!
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vahiy katipleri vardı, gelen vahiyleri yazan. İşte bu katiplerden biri de Hz. Osman’ın (r.a.) süt kardeşi olan , Ebu Yahya Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh el- Kureşî el-Âmirî ‘dir. (ö.36/656-57).
O yüceler yücesinden Peygamberimiz (s.a.v.)’e vahiy nurlarla kelime kelime inip, mübarek ağzına dökülüyordu. Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek ağızlarından çıkan o nurlu sözler de Ebu Yahya’nın elindeki kamıştan kalemle deriye dökülüyordu. Peygamberimiz (s.a.v.) söylüyor, Ebu Yahya yazıyordu.Katip bu mübarek görevi tam bir ciddiyetle yapıyordu. Vahiy yazarken vahyin nuruyla aydınlandığını hissediyor, kendini gelen ayetlerin akışına bırakıyordu. Yine böyle bir gündü. Peygamberimiz (s.a.v.) nazil olan Mü’minûn Suresi’nin on ikinci ilâ on dördüncü ayetlerini yazdırıyordu. Peygamber (s.a.v.) söyledi: ” Andolsun biz insanı çamurdan süzülüp çıkarılmış bir özden yarattık” Ebu Yahya yazdı.
Peygamberimiz (s.a.v.) : “Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik.Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik…(aşılanmış yumurta yaptık) Derken o kan pıhtısını bir parça et yaptık.
O parça eti de kemiklere (iskelete) çevirdik, bu kemiklerden oluşmuş iskeleti etle kapladık (et giydirdi) ” dedi. Daha Peygamberimiz’in (s.a.v.) ağzından son cümle çıkmadan, katibin ağzından o nurlu kelimeler dökülüverdi ve böylece sözü tamamlayıverdi: ” ” Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.): ” Evet, doğru, bu şekilde nazil oldu bunu böylece yaz” dedi. Katip hayretler içinde kaldı. Kendisinde bir gurur hasıl oldu. Bilemedi vahiy esnasında gelen vahyin nurlarının kendisine sirayet ettiğini.
Bu yüzden ağzından o cümlenin dökülüverdiğini bilemedi de; ” Bana da vahiy iniyor. O halde ben de Peygamberim ” deyiverdi, içindeki kibir volkanı patladı. Kalbine kibir, benlik, enaniyet lavları aktı. Ne oldum delisi oldu da, ” Allah nuru ile nurlanan Peygamber ne söylüyorsa, o gerçek benim gönlüme de doğuyor ” demeye başladı. Kalbine dolan bu lavlar, onun nurunu aldı da kapkara kesildi içindeki yanan ateşten. Onun bu hali ve içindeki patlayan bu volkanın ışıkları Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ruhuna aksetti. Katibinin içinden geçenleri aynen gördü ve o anda Hakk’ın gazabı da Ebu Yahya’nın canına indi ve Hz. Muhammed’e düşman kesildi. O’nu inkar edenlerin arasına karıştı. Hem katiplik görevinden oldu, hem dininden. Peygamberimiz (s.a.v.) katibinin bu haline vakıf olunca ona: ” Ey inatçı kafir! Sana Allah’tan vahiy geldiyse bu neden halen devam etmiyor? Eğer nur senden idiyse neden kapkarasın? Ruhuna vahyin ışığı değen insan böyle karanlık ve cehalet içinde kalır mı? Eğer o nur senden olsaydı önce küfürle kuşatılmış, içinde şirk ve kibir volkanları patlayan o kibirli kalbini aydınlatır, temizlerdin. Eğer ilahi nur membaı idiysen senden hiç böyle kapkara bir küfür suyu fışkırır mıydı?” buyurdu. (Mesnevi)

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi