SAVAŞIN ÇOCUKLARI

SAVAŞIN ÇOCUKLARI

“Ah benim gülüşü duruşu çocuk
Düşleri dev, büyüyenim…
Karada çiçek, havada kuş, denizde balık olmak ne güzel
Ne güzel hayalleri, rüyaları gerçek gibi yaşamak
Ah benim adı çocuk, yüreği isimsizim
Ah benim en güzel, en deli hallerim”

Savaş nedir, diye kendime defalarca sorsam da cevabını bulamıyorum. Öyle çok acı saklı ki içinde, kelimesini duyunca ürperiyorum. Savaş nedir ki? Ayrılık mı, ölüm mü, açlık mı, hüzün mü, kan mı, annesizlik mi, babasızlık mı? Savaş, yüzündeki gülüşün olmaması mı demek? Savaş, unutmak unutturulmak mı demek? Yaşamayı, baharı, çiçekleri, kuşların nasıl uçtuğunu, gülmeyi, anlamayı, hissetmeyi… savaş unutmak mı demek insanlığı?
Zira hep acı kokuyor savaşın olduğu yerler. Her şey ölüm kokuyor, her şey kan kokuyor, çocuklar çiçekler, uçan kuşlar, denizde yüzen balık bile… Savaş kan kokmak mı demek? Hırçın bir çocuk, yıkan bir dev, ölüm kusan bir fırtına. Savaş ne demek!?
En çok savunmasız masumların canı acıyor, biliyorum. En çok da insanlığın umudu olan çocuklar kırılıyor, kasırgaya tutulmuş çiçek dalları gibi. En çok çocukların canları yanıyor. Kalplerinde kötülüğün ne olduğunu bilmeyen çocukların… Kötü, çirkin, ne varsa en ağırını yaşamak zorunda bırakılıyorlar kalplerinde. Taze yürekleri, anlamakta zorlanacak zihinleri, yaşamaya mecbur…
Anna Frank, maziden kulağıma fısıldıyor sanki; “Öldükten sonra da yaşamak istiyorum”… Yaşamaya doyamayan bir çocuk fısıltısı mıh gibi çakılıyor beynime. Almanya’daki Yahudi soykırımından kaçıyor Anna. Derin yaralarla dolu hikâyesi. Küçük bir bölmede, iki yıl saklanarak geçiriyor günlerini. Yazıyor Anna; uçurtma uçurmak ne demek, çiçek toplamak, oyun oynamak ne demek bilmeden savaşı ve ruhundaki acılarını yazıyor tek tek. “Kitty” diyor günlüğüne. Bugün Kitty olup Anna’yı dinliyorum, kısacık hayatında yaşadıkları acılar acılarım oluyor. Anna Yahudi, ben Müslümanım. Anna’yı, onun çocuk kalbini dinliyorum “Acıyı içimde hissediyorum” diyor ama her şeye rağmen hâlâ insanlıktan ümidini kesmiyor: “İnsanların kalplerinin hâlâ iyiliklerle dolu olduğunu biliyorum”…
Zlada Filipoviç… O ise başka dertli bir yürek. Yugoslavya’da savaş başladığında 10 yaşında Bosnalı bir çocuk Zlada. Mutlu, huzurlu yaşantısı bir anda değişiyor; çatı katında yaşamaya başlıyor ve de yazmaya… Anna gibi! Belki de yaşanılan acıların, açlığın, zulmün, ölümlerin, dayanılmazlığını ve acısını kağıda kaleme sarılarak unutmaya çalışıyor. Anna “Yazıyorum çünkü kâğıt ve kalem insanlardan daha sabırlı” diyordu. Böylesine çok acıyı ancak kağıt ve kalem dinler der gibi iki küçük kız yazıyor. Savaşın yıkamadığı çocukluğunu anlatıyor.
“Buradan uzaklaşmak için kanatlara ihtiyacım var. Bu da imkânsız çünkü insanlar kuş değil. İnşaallah her şey bir gün geçecek, ben de bir gün çocuk olacağım yine” derken her şeye rağmen, umutlarının çocuk kalbinde hâlâ yemyeşil olduğunu haykırıyordu Zlada.
Aylan geliyor aklıma… Sahile vuran küçük bedeni, denizin gözyaşında boğulan çocuk. Özgürlüğe kaçmak isteyen küçük Aylan… Kanatları olsa kaçardı, uçardı, yaşardı diyorum. Ve diliyorum Rabbimden, savaşın çocuklarının kanatları olsun. O zaman oldukları gibi, çocuk gibi yaşayabilirler belki.
Alyan’ın ülkesinden, Suriyeli bir çocuk sesleniyor sonra ekranlarda “Savaşı durdurun! Biz vatanımızı istiyoruz”
Duyuyor musunuz sesini, anlıyor musunuz? Savaşmaya gücü yeten sizler, ey efendiler! Gücünüz, nefsiniz yetiyorsa hırslarınızı yenmeye… ve yetiyorsa savaşı durdurmaya gücünüz. Ölüm, çocuk kokmasın artık. Artık çiçekler kan kokmasın.
Gücünüz yetiyorsa umut olun geleceğe, savaşı unutturun taze yüreklere. Durdurun savaşı beyler; zira umutlar ölüyor dirilmemecesine.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi