PANDEMİ GÜNLERİNDE MAÇ İZLEMEK

PANDEMİ GÜNLERİNDE MAÇ İZLEMEK

Nasıl oldu bilmiyorum ama, benim yaşamımın ayrılmaz bir parçası olmuştur futbol… İlk okul sıralarında beni sarıp sarmalayan bu büyülü oyun beni bırakmadı bunca yıla rağmen… Ben de onu tabii… Maçlar antrenmanlar, deplasmanlar, futbolla ilgili toplantılar, kurslar, seminerler, sempozyumlar, paneller, seçimler ve de Kocatepe Gazetesi’ndeki “Şule” adlı köşemde futbol yazıları… Her Cumartesi Pazar ayrı bir heyecan, ayrı bir hikâye…
Yaklaşık sekiz aydır- köşe yazıları dışında- bunların hiçbirini yapamıyorum… Pandemi belâsı, korkunç salgın, kâtil virüs… Beni hayata, topluma bağlayan etkinlikler, futbol dünyamızın arkadaşlarıyla, konuşmalar, sohbetler, hatta sert tartışmalar olmuyor aylardır…
Hayat dinamik bir süreç, zaman su gibi akıp gidiyor ve buluyor yolunu… Yıllardır benim için artık bir ritüel haline gelen “sabah sporlarım”ın yanısıra günlük futbol antrenmanlarımın yerine bir de akşam sporu ekledim… Evimize yaklaşık üç yüz metre uzaklıktaki Karayolları Parkı, Hıdırlık veya artık şimdi anılarımızın yaşadığı Atatürk Stadyumu’nu arkasına yapılan Ömer Halis Parkı… Yürü, hafif koş, jimnastik yap… Bu salgını fırsat çevirmenin yolunu da Swot analizi yaparak buldum; ancak iki yılda okuyabileceğim kadar kitap okudum bu sekiz aylık sürede… Günlük gazeteler dahil değil bu okumalara… Elli sayfa kadar da not tutmuşum…
TV izleme süresi de arttı doğallıkla.Cuma –Cumartesi ve Pazar günleri maç izliyorum… Süper Lig maçları TFF 1. Lig maçları… Saat 13.30, 16.00, 19.00 veya 20.00… Hafta arasındaki kupa maçları hariç… Yorumlar, tartışmalar, eleştiriler, hakemliği bırakmış tanınmış bir futbol adamı eşliğinde “teknik analizler” “taktik analizler“ “geri al, oynat, gel gel.” Gece geç saatlere kadar… Ertesi gün de gazetelerdeki futbol yazıları… Biri övüyor, biri yeriyor… Birini “penaltı” dediğine öteki “değil “ diyor…
Kimileri 1-0’lık 2-1’lik galibiyetleri beğenmiyor, kimileri “savunma hatalı” diyor kimileri “böyle gol yenmez” diye kaleciye kızıyor… Ertesi günü golü hatalı yiyen kaleciye veya savunmaya değil de antrenöre kesiliyor fatura… “Yahu bu takımın karşısında bir rakip takım var. “Onların elleri armut mu topluyor” “Futbol tahtada yazılan çizilen gibi oynanmaz sahada” demiyor… İlk yarı yere göğe koyulamayan hocaların maç sonunda yüzüne bakılmıyor… Belli ki hoca gidecek…
Kimse takımlarda niye “on yabancı futbolcu oynuyor” diye sormuyor… Futbola yabancı birisine göstersen “Bu nerenin takımı?” diye sorsan “Afrika” derse ne dersin sen? Hele aldıkları paraları öğrenince “hayretten dilini yutarsa” sakın şaşırma çünkü asgari ücretin “gücü-kapsamı-şiddeti” belli ya…
Şimdiye kadar TV’lerden bu kadar yoğun maç izlemedim… Maçları naklen anlatanlar arasında “ara pası” ile “pas arası”nı aynı sanarak heyecanla konuşanlar yok mu… Yahu “pas arası” basketbola özgü bir spor terimidir, Ara pas, derin pas … Futbolda özellikle rakip futbolcuların arasından, savunmanın arkasına atılınca tehlike yaratan, adam eksilten “kaliteli paslara” denir ara pas…
Pas arası ise basketbolda, rakibin paslaşması sırasında savunmacının pasın nereye gideceğini önceden sezerek topun gideceği yerle pas atanın önüne geçerek pası almasıyla oluşan bir top çalmadır. Basketbolda savunma eylemidir, futbolda hücum…
Yeri gelmişken bu yanlışlığı da belirteyim…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi