PADİŞAHLARININ GENEL  SİYASETİ ULEMA VE ŞEYHLERİ  HİMAYE ÜZERİNE BİNA EDİLMİŞTİR

PADİŞAHLARININ GENEL SİYASETİ ULEMA VE ŞEYHLERİ HİMAYE ÜZERİNE BİNA EDİLMİŞTİR

Osmanlı padişahlarının genel siyaseti ister ulema olsun ister meşayih olsun bunları himaye etmek ve desteklemek üzerine bina edilmiştir. II. Bayazid de “Sofu Bayezd” adıyla meşhur olup ulema ve şeyheri hep himaye etmiş ve desteklemiştir. Nakşibendîler dışında II. Bayezid’in ilgi gösterdiği önemli simalardan biri de Şeyh Cemaleddin Halveti (v. 899/1494)’dir. Asıl adı Muhammed olup Çelebi Halîfe diye meşhur olan bu zat sultanla Amasya’da valiliği sırasında tanışmış, şehzade Bayezid’in yakın çevresine girmiştir. Fatih Sultan Mehmed’in 1481 de vefatı üzerine Cem Sultan’a karşı II. Bayezid’i desteklemiştir. II. Bayezid tahta çıkınca gönderdiği mektupla şeyhi İstanbul’a davet etmiştir. Yüz kadar dervişle İstanbul’a gelen Cemaleddin Halveti önce Üsküdar’da sonra Kocamustafapaşa’nın Gül Camii civarındaki konağında kalmıştır. Kendisine 1486 tarihinde camiye çevrilen Kızlar Kilisesi (Hosios Andreas) tahsis edilmiş, böylece İstanbul’da ilk düzenli Halveti faaliyeti başlamıştır. Bu merkez Kocamustafapaşa Asitanesi olarak 1925 yılına kadar devam etmiştir. II. Bayezid onu İstanbul’da çıkan veba salgınının ortadan kalkması için dua etmek üzere Mekke’ye göndermiştir. Ancak yolda iken Tebük’de vefat etmiştir (Özsaray, 2018, s.118).
Sultan Bayezid 1476 tarihinde Şeyh Vefa Efendi camiini inşa ettirip Zeyniyye tarikatından Şeyh Muslihiddin El-Hac Mustafa Efendi’ye hibe etmiştir. Burası hankah olarak da kullanılmıştır. Fakat sonraları sislileri münkarız olunca medreseye dönüşmüştür. Bu devirde Şeyhülislâmlığa getirilen Zenbilli Ali Efendi (v. 932/1526) Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî devirlerinde de aynı görevi ifa etmiştir. Zenbilli, Şeyh Vefa’nın sohbetine yetişip feyzine nail olmuştur.
Sultan II. Bayezid şehzadeliği sırasında Amasya’da vali iken Ebussuud Efendi’nin babası olan İskilipli Şeyh Yavsı Muhyiddin Muhammed (v. 922/1516) ile de görüşmüştür. Onun da Şeyh Yavsı’ya muhabbeti vardır. Bayezid sultan olunca Şeyh Yavsı da hünkâr şeyhi olarak şöhret bulmuştur. Sultan bir kiliseyi camiye tahvil etmiş ve onun için de bir hankâh yaptırmıştır.
II. Bayezid Akşemseddin’in halifelerinden Bayramiyye şeyhi Baba Yusuf Seferihisarî den de zikir almıştır. Yine o, 899/1494 de Kocamustafapaşa Hankâhı’nda meşihata geçen Sünbül Sinan’a (936/1529) hürmet edip ziyarette bulunmuştur. II. Bayezid’in dervişlere olan bu ilgisini annesi Mükerreme Hatun’da da görüyoruz. O da Eşrefoğlu Rûmî’nin türbesini ve camiini inşa ettirip vakfiyeler yapmıştır (Özsaray, 2018, s.120).
Osmanlı padişahlarının genel siyaseti ister ulema olsun ister meşayih olsun bunları himaye etmek ve desteklemek üzerine bina edilmiştir. Bir padişah bir şeyhe bağlı olsa da diğer meşayihe de hürmette kusur etmeyip onları da himaye etmeye gayret etmiş, gerek tekkelerinin ihtiyaçlarını giderme gibi maddi konularda gerekse ziyaret ve sohbet gibi manevi hususlarda ayrım gözetilmeksizin ilişkilerini samimiyetle sürdürmüştür. Ancak şeriat ve yürürlükteki kanunlara aykırı hareket edenler Sünni olsun Şii olsun ayrım yapılmadan adalet önüne çıkarılıp gerekli cezai işlemler de yapılmaktan çekinilmemiştir (Özsaray, 2018, s.121).
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri sultanların tasavvufa ve tekkelere olumlu bakışı sürdürmesi ve özellikle XIX. yüzyılda III. Selim, II. Mahmud, Abdülaziz ve II. Abdülhamid gibi dirayetli padişahların devletteki gerilemeyi durdurmak için devletin kurumlarıyla birlikte tekkenin de ıslahı için dönemin ileri gelen sûfîleriyle birlikte ortaklaşa çalışmalar yürütmeleri aradaki tarihî dayanışmanın ne derece köklü olduğunun bir göstergesidir. Ayrıca onların bu siyasetinin sebebi devletin kuruluş devri vizyon ve misyonuna bir vefa ve aynı zamanda vazgeçilmez sayılan bu geleneksel ilişkinin sürdürülmesidir. Buradan şu anlaşılmaktadır: İlk Osmanlı beyleri nasıl ki Beylikler dönemindeki kargaşadan etkin şeyhlerin maddi ve manevi dinamikleri muhtevî vizyonlarından da yararlanarak dağılan İslâm ümmetini i‘lâ-yı kelimetullah ve gaza şuuruyla toparlayıp yeni bir devlet kurmak suretiyle zaman içerisinde “İslâm Birliğini” başarmışsa, çöküşten de yine onların tüm toplumu kucaklayıcı düşünce yapılarının özü olan Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” özdeyişindeki vizyonlarına ve gerekli yenilikleri de yapmak suretiyle tekrar bu hedefe dönülmekle çıkılabilir görüşünde olmalarıdır. Bu yüzden XIX. yüzyıl içindeki genel ıslahat hareketleri içinde tekkelerin ve tarikatların ıslahına ve tarihî fonksiyonel yapılarına kavuşmalarına da ayrıca önem verilmiştir. Bilhassa II. Abdülhamid döneminde İslâm birliği gayesine dönük faaliyetler içerisinde bu niyet daha da belirginleşmiştir. XIX. yüzyıl bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir.
XIX. yüzyılda selâtin-meşayih ilişkileri ve tekkelerle devletin dayanışması her dönemde olduğundan daha önemli hale gelmiştir. Bunun sebebi toplumun ve devletin çöküşten kurtarılmasıdır. Bunun için kâmil mürşidlere kuruluş ve gelişme devirlerinde olduğu gibi çöküşten kurtulmak için de yeniden görev düşmüştür. Çünkü tekkeler halkla iç içedir, halkın da devletin ortaya koyduğu hedefe uygun şekilde bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Buna karşın devletin kurtuluşunu Batılı düşüncelerin ve değerlerin topluma aynen adaptesinde görenler tarafından üstü kapalı tekkeyi hedefe koyanlar ve bunların ortadan kaldırılmasına dair fikirler ileri sürenler var olsa da kadim geleneğe bağlı padişahların temsil ettiği devlet aklının bunlara itibar etmeyip özellikle tekkeyi diri tutma çabasına giriştikleri görülmektedir. Ancak II. Abdülhamid devrinde bu kadim anlayış yerine Batı’dan devşirilmiş düşünce ve değerleri kurtuluş çaresi olarak görenlerin zamanla iktidara taşıdığı İttihat ve Terakki Partisi devleti çökertmek isteyen küresel oyunları göremeyip maceracı politikalara bel bağlayınca felaket beraberinde gelmiş ve devlet çökmüştür. Oysa dışarıdaki ve içerideki Batıcı zihniyet mensupları tarafından müştereken her zaman ötekileştirilen ulema ve meşayihin bunlara aldırmadan vatanın selameti için kuvâ-yı milliye hareketleri içerisinde bulunmaları ve Kurtuluş Savaşı döneminde istiklal mücadelesinde gönüllü olarak yer almaları bu zatların her zaman devlet ve milletle dayanışma içerisinde olduğunun ve geçmişte İttihatçıların devirdiği II. Abdülhamid’in medrese ve tekkeyi de devreye sokarak çöküşten kurtulma tercihinin ne kadar isabetli bulunduğunun ileriki yıllarda ortaya çıkan bir başka delilidir (Özsaray, 2005, s.7-8).

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi