Muharrem Günay
Muharrem  Günay
muharremgunay@kocatepegazetesi.com
OSMANLI COĞRAFYASINDA YAYGIN TARİKATLAR -2
  • 0
  • 120
  • 10 Temmuz 2020 Cuma
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

(Dünden Yazının Devamı)
Nitekim ölümünden sonra Konya’nın ileri gelenleri, kalabalık halinde, mahkemeye başvurarak âyinlerde musiki ve semâ’nın yasak edilmesini talep etmişlerdi. Meşhur Konya kadısı Sirâceddin din âlimlerinin bu talebini kabul etmiş; fakat oğlu İmâdeddin de mürid olmaktan kurtulamamıştı. Büyük tarihçi Bedreddin Aynî: “Mevlâna Celâleddin-i Konevî Hanefî mezhebinde olup birçok ilimlere sahip idi. Kutbeddin Şirazî ve diğer büyükler ziyaretine gidip görüştüler. Ceiâleddin bilâhara medresesini, kitaplarını ve ailesini bırakarak seyahatlere çıktı. Artık şiirle uğraşmaya başladı. Ekseri şiirleri Farisî olup Mesnevi adlı eserini vücuda getirdi. Bu eserde Şeriatın ve zahiri sünnetin reddettiği şeyler vardır. Bu sebeple birçok kimselerin Celâleddin’i medihleri de küfre kadar varmıştır… 5 Cemâziyelâhir 672 (17 Kânuni, 1273) de öldü. Konya’da üzerine yapılan büyük türbeyi ziyaret ettim” diyerek aleyhindeki tenkitlerin ne derece yaygın olduğunu belirtir. Hâlbuki dinî esaslara çok bağlı bulunan Osmanlılar Mevlâna’ya ve Mevleviliğe çok ehemmiyet vermişler ve Osmanlı pâdişâhları da Mevlevi şeyhleri eliyle kılıç kuşanmışlardır. Osmanlılar bunu yaparken, şüphesiz, yine Şeriat kaidelerine/İslâmi esaslara uygun hareket ediyor; tasavvufu İslâmî esaslarla uzlaştırıyorlardı.
Gerçekten Dâvûd-ı Kayserî’nin şerhinden sonra da Şeyhülislâm Ebu’S’Suûd Efendi, şeriata ve İçtimaî nizâma aykırı hareket etmemek ve ilâhî vecde sahip olmak şartiyle tasavvuf! Tarikat âyinlerinde musiki ve semâ’ı caiz gören bir fetva vermişti. Kâtip Çelebi de Mîzân ul-hak’da müzik ve sem â hakkında izahat verirken “Zikr ve mûsiki ile bedenin rûhâniyet tarafına bir mertebe hareket ve şevk ve hâlet gelir ki ol halde nicesi bîhuş olup bedeni yerde kalır ve ruhî kendi cinsi cânibine pervâz edüb” yükseldiğini, fakat bu hususta fesâd edenlerin yalanla şeyhlerini uçurduklarını söyler. (şeyh uçmaz mürid uçururmuş.) Mevlânâ’dan önce de Türk-İslâm ülkelerinde musiki ve sem â’ eski Şamânî tesiri ile bazı tarikatlara girmişti. îbn Batûta’nın güzel tasvirlerine göre Anadolu’da Ahi zâviyelerinde, yemek ve Kur’an okunuşundan sonra, müzik ve semâ başlardı. Tekkelerde müzik nasıl ilâhî vecdi yüceltiyor idiyse, XIII. üncü asırda, Abdülkadir Merâgî’nin belirttiği üzere, asker bir millet olan Türklerin saraylarda ve ordularda çaldığı musikide öylece cesareti ve şetâreti/sevinç ve neşeyi arttırıyordu. Selçuklular’da Nevbet-hâne ve Osm anlılarda Mehter-hâne adını alan müzik tarihin en eski orkestrasını ve askerî marşlarını teşkil ediyordu. Mehter-hâne asırlar boyunca Türklerin cihân hâkimiyeti ve İslâm cihâdı uğrunda ilâhî aşklarını ve kahramanlıklarını yükseltmiş; zafer şarkılarını okumuş; imparatorluğun azameti, ihtişamı(büyüklüğü ve görkemi) ve derin imanı mimarîde nasıl taş sanatı ile ifade edilmiş ise Mehter-hâne de ses ve âletle aynı rûhu ulvîleştirmiştir/yüceltmiştir (Turan, 1969b, 34). (Son)

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM