OSMANLI COĞRAFYASINDA YAYGIN TARİKATLAR -1

OSMANLI COĞRAFYASINDA YAYGIN TARİKATLAR -1

Osmanlının kuruluş dönemde Anadolu’da Ahilik, Babailik ve Mevlevilik oldukça güçlüyken Osmanlı topraklarında da özellikle Ahiler yönetici zümre ve halk üzerinde oldukça güçlü bir nüfuza sahipti.
Tarîkat zümreleri için câzibe merkezi haline gelen Osmanlı coğrafyasında, devlet erkânının güçlü desteğiyle tarîkat mensupları himâye görmüştür. Orta Asya, Horasan, Kafkasya ve Orta Doğu başta olmak üzere İslâm dünya¬sının çeşitli bölgelerinden pek çok sûfî Anadolu’ya gelerek tarîkatını orada yaymaya çalışmıştır. Dışarıdan gerçekleşen bu derviş güçleri gibi, Anadolu toprakları yeni tarîkatların doğuşuna da zemin hazırlamıştır. Osmanlı topraklarında yaygın tarîkatları, sırasıyla Halvetiyye, Nakşibendiyye. Mevleviyye, Bektaşiyye, Kâdiriyye, Bayramiyye ve Rifâiyye olarak zikredebiliriz. Dede Ömer Ruşenî, Osmanlı devletinin ilk yıllarından itibaren Anadolu topraklarında görülen “tarîkat zenginliği”ni şiirinde şu şekilde dile getirmektedir:
Geh Cavlakîyiz gehî Kalender
Geh Hayderî geh post-bûşuz
Geh Halvetî-i tarab-nûmâyız
Geh Mevlevî-i safâ-hurûşuz (Kara, M. (1977b): 163).
Öyle ki, Halvetiyye, Azerbaycan topraklarında doğup Anadolu’ya intikal ettikten sonra çok sayıda alt kollara ayrılmış ve bu özelliğinden dolayı “tarîkat kuluç¬kası” olarak isimlendirilmiştir. Halvetiyye’den türeyen Rûşeniyye, Gülşeniyye, Sünbülivye, Şâbâniyye, Sinâniyye, Uşşâkivye, Cerrâhivye, Şemsiyye gibi birçok tarîkat zamanla müstakil tarikatlar olarak kabul edilmiştir (Türer, 2005, s.289, 291).
Burada Halvetiyye ismini zikretmiş iken, şu hususa işaret etmekten geçmek istemiyoruz. İslâm kültür tarihinde, Türklük rengi ağır basan ve kırka yakın şûbesi bulunan Halvetiyye tasavvuf okulu, sünnî karekterlidir. Halvetiliği, ara kollarını kuran şahsiyetleri göz önünde tutarak incelediğimizde, onların büyük oranda Türk olduklarını görürüz. Türk halvetî, Mevlevî, Bayramî ve Nakşibendî tarikatları İran şiî tesirine karşı durmuş Ehlisünnet itikadının ve gerçek tasavvufi anlayışın mudafileri olmuşlardır (Cebecioğlu; 1991, s.40).
Osman Gâzi’nin Etrafı Din Adamalrı İle Dolmştu.
Osmanlı devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf tarikatları, şeyhler, veliler, babalar ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gazi ve haleflerinin etrafı din adamları ile Türkmen babaları ve evliya ile dolmuş; daha ilk günde Osmanlı akınları gaza mahiyetini almış ve bir Gaziler devleti kurulmuştu. Böylece Türkistan’da başlayan, Selçuklular, Dânişmen-dliler devrinde gelişen ve genişleyen gazilik ananeleri daha derin bir iman ve hayatiyetle canlanmıştı. Türkmenlerin mücadele gücüne İslâm mefkûresi ekleniyor; Müslüman gazileri ile Türklerin Alpleri ve Alp-eren’leri birleşiyor ve bu ikinci zümre de tamamıyla dini bir hüviyet kazanıyordu. Osmanlılar ve gaza yapan Türkmenler artık her tarafta âlimlere medrese, şeyhlere zâviye ve imâret inşa ediyor; ilim ve tasavvuf tam bir imtizaç/birleşme haline gelmiş bulunuyordu. Bu sebepledir ki Selçuklu sultanları için Gazilik unvanı nadiren kullanıldığı halde de ilk devir Osmanlı sultan ve beyleri hep gazi sıfatı ile anılıyordu. Böylece artık Osmanlı sultanları gazi ve orduları da gaziler oluyor ve hiç bir devirde dinî ve askerî kuvvet arasında bu derece bir kaynaşma ve birleşme gerçekleşmiyordu. Âşık Paşa-zâde Anadolu’da misafirler (yabancılar) için dört meşhur taifeden (guruptan) birini Gazîyân-i Rûm ‘un oluşturduğunu söyler”. Osmanlı devletinin kuruluşu ve cihâd mefkûresinin kudret kazanmasında din adamları, şeyhler ve mutasavvıfların birinci derecede rolüne dair kaynaklardaki zengin malzeme âlimlerin dikkatini çekmiştir. Lâkin tasavvufun meskenet yerine hayatiyete, ferdî kurtuluş yerine İçtimaî ve İslâmî yükselişe inkılâp etmesine(sebep olmasına) ve Osmanlı âlimlerinin bu gelişmede hizmetlerine dikkat edilmemişti. Gerçekten Osmanlı devrinde tasavvufta vuku bulan bu inkılâp çok mühim olmuştur (Turan, 1969b. s.32).
Osmanlı âlimlerinin İslâmiyet ile tasavvuf arasında kurdukları ahengi ve birleşmeyi anlam ak için Muhiddin-i Arabi’ye “Şeyh-ı Ekber” (En büyük Şeyh) payesini/ünvanını verdikten başka Mevlevilik hakkında da aynı hükümleri önemlidir. Filhakika Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî müridleri ile tasavvufu ilâhî bir vecd haline getirmiş; âyinlerinde musiki (ney ve rebâb) ve semâ’(raks) da bu vecdin bir vasıtası olmuştu. Mevlâna’nın büyük şahsiyetine, cezbesine ve kalabalık müridlerine rağmen ona karşı yine de medrese âlimlerinin itirazları yükseliyordu.
(Devamı Yarın)

Sosyal Medyada Paylaşın:
İlginizi Çekebilir
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi