ÖLÜM – Kocatepe Gazetesi

ÖLÜM – Kocatepe Gazetesi

Serencam Serencam 7 Ocak 2015 Çarşamba 02:00:00
  Ârifler, ölümü dörde ayırmışlardır. Bu dört ölümden birine “beyaz ölüm” derler ki, bu ölüm açlığın sembolüdür. İkinci ölüm “kara ölüm”dür. Kara ölüm, halkın, etrafımızda bulunanların ezâ ve cefâlarına sabır ve tahammüldür. Üçüncü ölüm “kırmızı ölüm”dür. Bu da, nefse muhalefeti, yâni nefse yan çıkmamayı, nefsin isteklerine karşı koymayı temsil eder. Dördüncü ölüm “yeşil ölüm”dür. Yeşil ölüm, benliği yıkmak, melâmet hırkasına bürünmek, hor görülmek, gösterişsiz yaşamayı ifâde etmektedir.
Bu dört ölümden sonra, ebedî hayat damına çıkmak için yüz basamaklı bir merdiven tahayyül edilmiştir.
Şefik Can

KADERİN DE ÖNÜNE GEÇEN DUA…

Dr. İşân Hüseyni, Pakistanlı idi. Yaptığı büyük hizmetlerden dolayı ödül almak için uluslararası bir konferansa gidiyordu. Uçağa bindi..
Ancak havada bir arıza olmuş ve yıldırım çarpması sonucu uçak en yakın havaalanına inmek zorunda kalmıştı. Bir sonraki uçak 16 saat sonra kalkacaktı. Sinirlendi ve “O toplantıya muhakkak yetişmem lazım. 16 saat bekleyemem” diye bağırdı. Görevliler gideceği şehrin 6 saat uzaklıkta olduğunu ve isterse araba kiralayarak gidebileceğini söylediler.
Acele yola çıktı ama aksilik bu sefer de yolda şiddetli yağmurdan göz gözü görmez olmuş ve selden dolayı araç gidemez olmuştu.
Yol kenarında eski bir evin kapısını çalıp hızla içeri girdi.yaşlı bir kadın İçeride oturuyordu. Süratle ona “Telefonu verir misin; telefon etmem lazım” dediğinde kadın tebessüm ederek dedi ki : “Görmüyor musun evladım; ne telefonu? Burada ne telefon, ne de elektrik var. Geç az dinlen ve az yemek ye çay içip dinlen. Sonra düşünürsün bu işleri…”
Adam çaresiz az ısınarak yemek yedi ve çayını yudumlarken yaşlı kadın namaz kılıp uzun uzun dualar etti. Dikkatle baktığında kadının bir beşiği salladığını ve beşikte çok küçük bir bebeğin hareketsiz durduğunu gördü. “Kimin bu bebek anacığım? Hayırdır; bu kadar uzun ağlayarak dua ettin.” diye sordu. Yaşlı kadın, “Hem annesi hem de babasından yetim olan torunumdur. Ağır hastalığı var. Bölgedeki hiçbir doktor çaresini bulamadı, dediler ki İşan Hüseyni adlı bir doktor var. Çaresi ondadır. Ancak çok uzakta.olduğundan birkaç gündür Allah’a dua ediyorum ki Allah bu bebeğin işini kolaylaştırsın.” dedi.
Doktor Hüseyni ağlayarak dedi ki: “Kalk anacığım. Allah senin duanıkabul etti. Senin duan, yıldırımlar çaktırıp uçağı yere indirdi. Seller akıttı ve sonunda beni size ulaştırdı. Dr. İşan Hüseyni benim… Yüce Allah’ın kullarına böylece isteğini ulaştıracağına kalpten iman ettim.”
Bütün yollar kapanınca yeri göğü yaratana sığın. Kalbin ehlibeytten ayrılmasın….

Hep düşünmüşümdür; bir kuş, gökler dolusu yolu hangi yürekle alır diye. Sonra da kendimi teskin edici cevabın hiç değişmediğini görmüşümdür; yüreğin gidemeyeceği yer,
kat edemeyeceği mesafe yoktur diye…
Hayata Yüreği ile Bakan Bir İnsan, Gözleri ile Bakan Binlerce İnsanın Göremediklerini Görür…!

KIYMET

Aynı suda iki kez yıkanılmaz…
An’ı yaşa, geçen su bir daha gelmez…
Hep meşgulsen,
hiç müsait olamazsın…
Hep zamanının olmadığnı söylersen,
hiç zamanın olamaz…
Hep “yarın yapcağım” dersen, yarın hiç gelmez.

Herakleitos

Don Miguel Ruiz Toltek kökenli Kızılderili bir psikolog,
kitabında dört şeye dikkat ederek ÖFKEDEN ÖZGÜRLÜĞE
gidebileceğimizi öneriyor:
1- Özenli olmak; söylediklerimizi ve yaptıklarımızda
özenli olmalıyız.
2- Hiçbir şeyi kişisel almamak; herkes söylediği ve yaptığı şeye kendi öyküsü içinde anlam
vermektedir, kendi üzerinize alınmayın.
3- Varsayımda bulunmayın;
kişinin ne demek istediğini onun kendi kafasında taşıdığı öykü içinde değerlendirmeye çalışın.
4- Elinizden gelenin en iyisini yapın; Her durumda elinizden gelenin en iyisini yapın.
Algılama özgürlüğü, öfkeden özgürlüğün temelidir.

KALICI ÖĞRENME

Kalıcı öğrenmenin ilk şartı, eğiticinin, çocuğun kendini “güven ve emniyette” hissedeceği bir eğitim zemini hazırlamasıdır. Öğrendiği veya öğrenemediği bilgiler nedeni ile küçük düşmeyeceği, aşağılanmayacağı, başkaları ile kıyas edilmeyeceği, her hâlükârda kendisinin duygusal olarak destekleneceği bir eğitim ortamında hissetmesidir. Edinerek öğrenmenin en temel ilkesi; eğiticinin “sekine” halinde bir biyolojik ritme sahip olmasıdır.
“Aktif bir pasiflik”, eğiticinin en üstün özelliğidir.
Konuşurken, inci tanesi gibi kelimeleri tek tek çıkarmak… Yürürken, yavaş ve sükunet içinde yürümek… Göz göze gelindiğinde, gözlerle çocuğun gözlerine dokunacak kadar sakin bakmak, edinerek öğrenmenin olmazsa olmaz prensipleridir. Kalıcı öğrenmenin önündeki en büyük engel; çocuğu hızlandırmaktır; “Hadi, hadi… Çabuk, çabuk… Herkes yaptı bir sen kaldın” gibi baskılar çocuğu psikolojik olarak gerdiği gibi, bilginin içselleşmesinin önünü de kapatır. Bir çocuk öğretmenini sevdiği kadar öğretmenin anlattığı dersi sever, ödev yapmayı sever. Bir çocuk öğretmenini sevmediği kadar da dersi sevmez, ödev yapmayı sevmez.
“Bir öğretmenin kendini sevdirmek gibi bir görevi var mıdır?” sorusuna klasik eğitim savunucuları “hayır” cevabı verirken, modern eğitimciler “Öğretmenin en üstün özelliği öğrencisi tarafından seviliyor olmasıdır.” diye tarif ederler.
O hâlde, “kalıcı öğrenme” için;
Eğitici, öğrencisine karşı büyüklük hissine kapılmadan, mütevazı bir yapıya sahip olmalı.
Öğrencisini yönlendirici, yönetici değil, ona rehberlik edici bir genişliğe erişmiş olmalı.

“Tadıyla için hayatı. Soğutmadan sevgileri, Soğutmadan sevdaları,
Soğutmadan dostlukları, Yaşayın doyasıya.
Seviyorsanız koşun ardından,
Kırmadan incitmeden sevin insanı.
Kırmaya zaman yok.
Çayınız bardakta soğumadan, İçin çayınızı zaman geçiyor..Yaşamamak yüreklere zarar…”
Can Yücel

NEFSİNİ BİL EY İNSAN!

yaşam denen sahnene bu benliğinin içinden ve duvarların arasından bakarsan kendinin nasıl biri olduğuna asla uyanamazsın ey insan !..
emmare nefsinin sana fısıldadığı o bencil duyguları tek gerçek (!) sandığından …
oysa ey insan !..
oysa, kendini de o sahnede bırakıp daha yukarıdan -içinde sen olan- bu sahneyi izlediğin zaman uyanacaksın levvam nefsinin önderliğinde kendinin neler ettiğine?..
ve iste o zaman tövbelerin hakiki bir anlama dönüşecek, kendi yaptıklarını benliğinin o kibirli ve bencil maskesi dışında seyredebildiğin için uyanacaksın sahnenin sahici hikayesine …
duyuyor musun söylediklerimi şimdi ?. saçma mı buluyorsun yoksa ?..
o zaman ey insan !. bunu ölünce anlayacaksın yalnızca!..
bedeninle birlikte emmare nefsini de toprağa bıraktığın zaman kalacaksın kabrinin o daracık gerçeğinde levvam nefsinle ..seyredeceksin karanlıklar içinde yapıp ettiklerini, benlik denen oyuncun olmaksızın..
ve kimseye sesini dahi duyuramadan, pişmanlıklar içinde, tövbeler içinde, tarifi kifayetsiz ve geri dönüşümsüz acılar içinde anlayacaksın ki nefs-i levvame ne ?..
ya burada ölmeden önce başlayacak hikayen, ben ötesini arayan idrâkinle …
ya da o dapdaracık karanlık kabrinde.. seni YARATANın hükmüyle

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi