NEDEN TEHCİR? – Kocatepe Gazetesi

NEDEN TEHCİR? – Kocatepe Gazetesi

Ramazan Balkan 27 Nisan 2015 Pazartesi 03:00:00
  Biz Türkler, 1071’de Anadolu kapılarına dayandık. Bizden önce Anadolu, uzun yıllar süren Bizans-Sasani ve Bizans-Arap (Emevi/Abbasi) savaşlarına sahne olmuştu. İran’dan yola çıkan Sasani ve Suriye üzerinden Anadolu’ya giren Arap ordularının başlıca hedefi İstanbul’du. İstanbul’a ulaşmaya çalışan bu istila orduları Anadolu’yu bir uçtan diğer uca tahrip etti, kırsal alanlar boşaldı. Anadolu’nun yerli halklarından olan Rumlar kıyı bölgelere veya Balkanlara çekildiler. Pontuslar, Ermeniler ve Süryaniler ise ya dağlık alanlara çekildiler veya güçlü kalelerle korunan şehir ve kasabalara sığındılar. Dolayısıyla 1071’de kırsal alanları boşalmış, nüfusu azalmış, ekonomik ve sosyal düzeni bozulmuş neredeyse terk edilmiş bir Anadolu’ya karşılaştık. Bu sebeple Anadolu’yu kolayca sahip olurken yerli halklara karşı nüfus üstünlüğü sağladık.
Bu nüfus üstünlüğümüz ve siyasi hâkimiyetimize rağmen 1915’e kadar yaklaşık 900 yıl bir “Ermeni Tehciri” veya 1923’e kadar “Rumları Denize Dökme” fiili düşünmedik. Eğer bu bizim aklımıza 1915’te veya 1923’te geldiyse bunun sorumluluğu öncelikle bize değil karşı tarafa düşer. Örneğin Fatih ya da Kanuni dönemlerinde istesek bütün Anadolu hatta Tuna’nın güneyindeki bütün Hıristiyanları tehcir edebilir veya zorla Müslümanlaştırabilirdik. O yıllarda dünyada bunu engelleyecek hiçbir kudret yoktu. Dolayısıyla 1915’te yaşananlar bir suçsa bunun hesabını önce karşı taraf vermelidir.
Peki, neden 1915’te tehcir aşamasına geldik diye bir soru sormak gerekirse bunu cevabını; “Türklerin Balkanlardan atılması sırasında yaşadığı acı süreç ve tecrübe” olarak verebiliriz. Bu tecrübeyle aynı süreci Anadolu’da da yaşamamak için 1915’teki olaylar yaşanmıştır.
Şöyle ki; Bizans’ın direnişini 1071’de kıran Türkler Anadolu’ya aktılar. Arkasından Türk ilerlemesi Balkanlara sıçradı ve Viyana önlerine kadar yayıldık. 1683’ten sonra “bu şen gidişin yaslı dönüşü” başladı. M. Kemal’in Sakarya savaşı günlerinde söylediği gibi; “Osmanlılar hiç geri dönme ihtimallerini düşünmeden ve dolayısıyla tedbir almadan hep ileri gittiklerinden, biz evlatlarına içinde düşmanlar bulunan vatan toprakları bıraktılar.”
Bu vatan toprakları içinde; Sırp, Yunan, Karadağ, Bulgar, Makedon ve Arnavut gibi toplumların isyanlarıyla karşılaştık. Osmanlı Devleti, bu isyanlarla pekala baş edebilirdi, lakin bu isyancı topluluklar; Rusya, İngiltere, Fransa gibi “Dış Destek” buldular. Bu “Dış Destek” gücünü kaldıraç gibi kullanarak Osmanlı Devleti’ni mağlup ettiler. Türk hâkimiyetine 1913 itibariyle Balkan topraklarında son verdiler. Acımasız ve kanlı bir şekilde yaşanan bu tarihsel süreçte Türk bayrağının ve Türk sancağının indiği topraklarda; Pomak, Boşnak, Arnavut gibi Müslüman unsurlarla Türklerin kökleri Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi adeta “toprağın yedi kat altından” sökülerek atıldı.
Balkanlardan geri dönüş, Türk Milletinin hafızasından uzun yıllar silinmeyecek tarihin acı bir tecrübesiydi. Bu tecrübeyi; topraklarımızda yaşayan bir topluluğun ‘Düşmanla İşbirliği’ yaparak Türkleri yaşadıkları topraklardan çıkarması, olarak tanımlayabiliriz. Yaşadığımız topraklarından atılmak korkusu yani Türklerin hafızasına kazınan “Balkan Sendromu.”
Bu korkunun ilk izleri Anadolu’da görüldü. “Anadolu’ya Sığınmış” Türk halkı ile “Anadolu’ya Sıkışmış” Osmanlı Devleti şunu derinden hissetti; “yarın Anadolu’ya istilacı bir güç geldiğinde Anadolu’daki isyancı topluluklar olan Ermeni ve Rumlar bunlarla işbirliği yapar ve aynen Balkanlarda olduğu gibi Anadolu’da da ‘Türk Varlığına’ son verebilirler.” Neticede bu korkunun tezahürüyle; “onlar bizi Anadolu’dan atmadan biz onları Anadolu’dan atalım düşüncesi ortaya çıktı.” Bu korku boş ve yersiz değildi acı bir tecrübe halinde kısa bir süre önce Balkanlarda yaşanmıştı.
İşte 1914’de Rus orduları D. Anadolu’ya girerken Van, Muş, Bitlis vb yerlerde Ermeni isyanları çıktı. Zamanın hükümetini en çok korkutan olay ise 1915 başında Van’da çıkan isyanda şehri ele geçiren isyancıların burada Ermeni hükümeti ilan etmesiydi. Anadolu’dan da atılma korkusu gerçeğe dönüşmek üzereydi. Savaş şartları içinde İttihat ve Terakki Hükümeti çok yerinde bir karar vererek “Ermeni Tehcirini” yaptı ve istilacı ordularla işbirliği yapan ve Anadolu’da Türklere rakip olabilecek bir isyancı topluluktan Anadolu’yu temizledi.
Ardından 15 Mayısta Yunan orduları Anadolu’ya çıktığında bu defa “Rum İhaneti” ile karşılaştık. Yunan işgal orduları İzmir’den Sakarya önlerine kadar yerli Rumlarla birlikte ilerledi. Büyük Taarruzla Afyon’dan İzmir’e kadar Batı Anadolu Rumlarından kurtulduk. Son dönem Türk devlet adamları içinde “Türk Tarihini” en iyi bilen lider olan M. Kemal, Büyük Taarruzu; “Rum Sındığı Savaşı” olarak adlandırır. Yunan ordusuyla beraber işbirlikçi Batı Anadolu Rumlarının hatta adalardaki Rumların bile Yunanistan’a kaçtıklarını, anlatır.
Bu anlattıklarım birer tarihi hakikattir. Biz Türklerin kabahati önce “Türk Olmak” sonra “Müslüman Olmak” ve en sonda “Anadolu’ya Sahip Olmak” şeklinde özetlenebilir. Bu kabahatlerimiz sebebiyle bu topraklarda bize huzur yoktur. Gerisi laftır, hikâyedir.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi