NAKŞİBENDÎ ŞEYHLERİNİ İSTANBUL’A DAVETİ

NAKŞİBENDÎ ŞEYHLERİNİ İSTANBUL’A DAVETİ

Meşayihe olan hürmeti ve zâhidane yaşayışı dolayısı ile Bayezid-i Veli diye şöhret bulan II. Bayezid Han, Nakşibendîlere alakasını göstermekten geri durmamıştır. Ubeydullah Ahrar’ın ahfadından Abdülhadi ile görüşen hükümdarın Nakşîlere olan meyil ve muhabbeti daha da artmaya başlamıştır. Padişah bu yakın ilgisini Emir Sultan’ın (v. 833/1439) amcazadesi Seyyid Ahmed b. Muhammed elBuharî’ye (v. 922/1490-91) de tevcih etmiştir. Ahrar’ın müridi iken şeyhinin hem kendisine siyadeti, hem de Mahmud İncir Fağnevî’nin (v. 715/1315) torunu olması sebebiyle gösterdiği nezaket ve hürmetten sıkılan Emir Buharî, çareyi Molla İlâhî’ye intisap ederek, tanımadığı ve tanınmadığı bir muhit olan Simav’a hicret etmekte bulmuştur. İlâhî’nin kendisinin vekili sıfatıyla İstanbul’a gönderdiği Emir Buharî, şeyhinin Vardar Yenicesi’ne yerleşmesini müteakip onun halifesi olmuştur. II. Bayezid’in bu sıcak ve samimi alakasından istifade ile Emir Buharî Fatih civarında kendi adı ile anılan ve feyzi günümüze kadar gelen Emir Buharî Dergâhı’nı yaptırmıştır. Tekke ihtiyaca cevap vermeyince II. Bayezid bir mescid ve ilave hücreler yaptırmıştır. İzdiham’dan bu da kâfi gelmeyince Ayvansaray yakınlarında yeni bir tekke, daha sonra Edirnekapı haricince bir zaviye daha inşa edilmiştir. (Özsaray, 2018, s.115)
Yine Fatih Sultan Mehmed zamanında davet edilen, ancak bir an önce yaşlı annesinin yanına gitmek için davete icap edemeyen Abdurrahman-ı Câmî, II. Bayezid tarafından hediyeler gönderilerek tekrar İstanbul’a davet edilmiş, Câmî davete icabet edip seyehat hazırlıklarını yapıp Hemedan’a kadar gelmiş, ancak Anadolu’da taun hastalığı çıktığını işitince padişahtan özür dileyip İstanbul’a gelmekten vazgeçmiştir. II. Bayezid ile Câmî arasındaki dostluğun bundan sonra mektuplaşma şeklinde devam ettiği bildirilmektedir. Feridun Bey’in Münşeât’ında Bayezid II ile Abdurrahman-ı Câmî’nin birbirlerine yazdıkları ikişer mektup yer almaktadır. Bunlar padişah ile Câmî arasındaki karşılıklı sevgi ve saygıyı ortaya koymaktadır. Bayezid II ayrıca bu mektuplarla birlikte ona hediye olarak epeyce bir miktar altın da göndermiştir. Ayrıca Câmî’nin Silsiletü’z-zeheb’in üçüncü kısmını Bayezid II adına telif etmesi onun padişaha hürmetini gösterir (Özsaray, 2018, s.115).
Padişahın Câmî’ye cevaben yazdığı mektupta “Mektubunuz gayb âleminden ilham gözetliyen bu murakabe ehlinin gözlerini aydınlattı.” şeklindeki ifadesi tam bir sûfî üslubudur. Ona Bayezid-i Veli ünvanı verilmesinin sadece tekke mensuplarına yaptığı olağan yardımlar dolayısıyla olmadığını bu ifadeler açıkça göstermektedir. Mektupta II. Bayezid’in Câmî’yi çeşitli sıfatlarla övüp ona dua ettikten sonra kendisini kastederek “Biz gönül safasını onda aradık, güzel bir vesile ile ona bağlanmak arzusunu kalbimizde taşıdık”450 diyerek irşadından istifade etmek istediğini ve “Yüz yüze görüşmek arzusu bu duacıya kuvvetli bir delil ve şahit olacaktır. Sadece gayb âleminde yazılı olan şeyleri göstermek eski bir âdet ise de gizli sırları açıklamak da yeni bir töredir. Nasıl ki Tanrı “…Kendimi bilmeye meyl ve muhabbet gösterdiğim için varlıkları halk ettim” buyurmuştur. Bundan dolayı da Tanrı’ya yeniden iman getirmek ve ondan yardım dilemek âdeti tazelenmiştir. Hidayet ve irşadınızın gölgesi kıyamete kadar üzerimizde olsun” cümleleriyle Câmî’nin irşad vazifesindeki kıymetini işaret diliyle açıklamış olmaktadır. Câmî cevabî mektubuna İslâm padişahı olarak vasfettiği II. Bayezid’i övdükten sonra kendisiyle görüşme şerefinden mahrum kaldığını belirtir, Allah rızasını kazanmak için saray mülazimleri ile gönderdiği hediye altınları aldığını bildirip teşekkür eder. Câmî’nin padişahın bu ihsanına karşılık bir hediye olarak külliyatını gönderdiğini padişahın ona hitaben yazdığı ikinci mektubundan öğreniyoruz. II. Bayezid’in külliyatı aldığını bildirdiği mektubunda kendi şahsında Osmanlı Devleti’nin velilere bakış açısını bütün açıklığıyla görmüş oluyoruz. Bu mektup, devletin devamının velilerin himmetine dayandığı şeklindeki temel Osmanlı düşüncesinin bir padişahın dilinden ifade edildiğine şahitlik etmesi bakımından önemlidir. Osmanlı sultanlarının bu bakış açısı gayet tabiidir. Çünkü devletin temel taşı Şeyh Edebali’nin himmetiyle Osman Gazi tarafından el birliğiyle konulmuştur. Devlet-i Aliyye bu birliktelikle ortaklaşa inşa edilmiştir. Bu sebeple bütün Osmanlı padişahları az ya da çok bu sevgi ve saygıyı devam ettirmişlerdir. Velilere muhabbeti yoğun olan ve bu sebeple Bayezid-i Veli diye de anılan II. Bayezid’in Şeyh Abdurrahman-ı Câmî’ye gönderdiği ikinci mektubunda da bu tavır görülmektedir (Özsaray, 2018, s.116-117).
Câmî bu mektuba verdiği cevapta dualar ettiğini, altın mühürlü keseyle zenginleştiğini belirtip padişaha teşekkürlerini sunar. Mektubu sunacak derviş Muhammed Bedahşî’nin bir cemaatle Hicaz’a yollandığını, bu kafileye lütuflarını eksik etmemesini istirham eder.
Bu devirde himaye edilen bir başka dikkat çeken şeyh ise yine Anadolu’daki ilk Nakşi şeyhlerinden Molla İlâhî’dir. Fatih devrinde Horasan’a gidip Ubeydullah Ahrar’a intisap ettikten sonra halifesi olarak Nakşibendîliği Anadolu’ya ilk defa getiren Molla İlâhî (896/1490) dönüşte Simav’a yerleşir. İstanbul’a o dönem davet edilse de halifesini gönderir, kendisi gitmez. Fatih’in vefatı ve II. Bayezid döneminde vuku bulan Şahkulu Fitnesi üzerine ve Kazasker Manisalı Çelebi’nin ısrarlarına dayanamayarak İstanbul’a gelir. Emir Buhari Seyyid Ahmed Nakşibendi (ö. 1516) Ubeydullah-ı Ahrar Taşkendî’nin delaletiyle halifesi Abdullah’dan (Molla İlâhî) hilafet almış ve II. Bayezid kendisi için Fatih yakınlarında on altı hücreli bir tekke ve bir cami inşa ettirmiştir. Bu mescidin minberini Sadrazam Bayram Paşa vazetmiştir. Molla İlâhî İstanbul’daki irşad faaliyetlerinin yanısıra vahdet-i vücud ve ene’l-hak düşünceleri üzerine yaptığı açıklamalarla devlet ricali ve efkâr-ı umûmîyyede tesir sahibi olur. Onun çalışmalarıyla Nakşîlik İstanbul’da tam bir tarikat hüviyeti içerisinde tesis ve teşkil edilmiş olur. Zaviyesine devrin ileri gelenleri devam eder. Müridleri arasında ulemadan Şeyh Muslihiddin Tavil, Lütfullah Üskûbî ve Mevlana neslinden Âbid Çelebi de vardır. Rağbet ve şöhretten bizar olan Molla İlâhî yerine halifesi Ahmedel-Buharî’yi nasbederek Rumeli Sancakbeylerinden Evrenoszade Gazi Ahmed Bey’in daveti üzerine Vardar yenicesi’ne gidip yerleşir. Vefat tarihî olan 896/1491 senesine kadar bu bölgede irşad ve telif ile ömür geçirir (Özsaray, 2018, s.117-118).

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi