Hayriye Caner
Hayriye  Caner
hayriyecaner@kocatepegazetesi.com
MİLLİ ŞAİRİMİZ
  • 0
  • 421
  • 28 Aralık 2019 Cumartesi
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Kendi ifadesiyle “benim milletime en kıymetli hediyem…” diye nitelediği İstiklâl Marşımız’ın şairi Mehmet Akif ERSOY‘u 27 Aralık 1936’da ebediyete uğurlamıştık. Ebediyete intikalinin 83’üncü yıldönümü nedeniyle merhumu rahmetle anıyoruz.
Bilindiği gibi Akif, II. Abdülhamit devrinin son yılları, II. Meşrutiyet devri, Mütareke devri, Millî Mücadele devri ve Cumhuriyet devri gibi birbirinden çok farklı devirleri yaşamış; bu devirlerin büyük sosyal, siyasî, ekonomik sarsıntılarına, çalkantılarına, çöküşlerine ve yeniden kuruluşlarına, önemli değişim ve dönüşümlerine şahit olmuştur.
Toplumu derinden sarsan bu olaylar, onu da derinden etkilemiştir. Bu yüzden o, şâir tabiatının idealist, ahlâkçı ve gerçekçi yönleriyle öne çıkmıştır.
Mehmet Akif, hayal ile alışverişi kesen, her ne demişse görüp de söyleyen, hakikatin peşinde koşan, toplumdaki bütün sosyal, siyasî, ekonomik olayları gerçekçilikle anlatan ve bunlara çözüm yolları arayan, üreten; kurtuluşumuzun ancak, Millî ve dini değerlerimizi medeniyetle yani ilim ve teknoloji ile yoğurmakla olacağını savunan bir şahsiyettir.
Bu özellikleri onu, her devirde sıkıntıya sokmuştur. Bazı kimselerin, özellikle bazı aydınların en küçük menfaatler karşısında değiştiği, inançlarından taviz verdiği, gerektiğinde zulmü alkışladığı, gelenin keyfi için geçmişin bütünüyle karalandığı, hak nâmına haksızlığın yüceltildiği bir devirde, bunların hiç birini yapmayan Akif’ in, bu çevreler tarafından büyük şâir olarak gösterilmesi beklenemezdi. Akif gibi bir şahsiyetin, “Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur” sözünü vecizeleştiren bir anlayışa karşı işi zordu. Bütün bu sebepler bir araya gelince, onun bazı edebiyat tarihi kitaplarında ve bazı yazılarda niçin küçümsenmeye hattâ yok sayılmaya çalışıldığı daha iyi anlaşılır.
Yaşadığı devri bütün yönleri ve derinliği ile şiirlerinde yansıtmaya çalışan Akif, aslında milletimizin acılarını, hayal kırıklıklarını ve ümitlerini bir destan havası içinde ifade etmiştir. Bir başka deyişle, vatanın sinesinden çıkmış ve milletin sesi olmuştur. Bu sebeptendir ki Mehmet Akif’i yalnızca “edebiyatçı” veya “şair” diye nitelemek, onun temsil ettiği özellikleri ifade etmek için yetersiz kalmaktadır. Vatanperver Akif, her edebiyatın, doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir. İşte İstiklâl Marşımız’ ın filizlendiği, şekillendiği ve neticede hayat bulduğu ortam, Mehmet Akif’in mümtaz şahsiyetiyle, Türk Milleti’nin emsalsiz özelliklerinin harmanlandığı böyle ideal bir ortamdır.
İstiklâl Savaşı döneminde, bilinen hiç bir ölçüye sığmayan konu, bir milletin bu kadar zor şartlarda dahi nasıl olup da birbirine sımsıkı kenetlenebildiğiydi. Konu milletimiz, bütün yokluk ve sıkıntılara rağmen, son derece güçlü düşmana karşı kazanılması imkansız görünen, istiklâl mücadelesinden galip çıkmasıdır. Türk milletinin bu azim ve kararlılığı, Mehmet Akif’in şahsiyetinde vücut bulmuş ve onun şekillendirdiği İstiklâl Marşı ile de bütün dünyaya haykırılmıştır.
İşte Millî Marşımız, milletimizin bu yüksek karakterinin temsil edildiği ve bu nedenle de “İstiklâl Marşı” olarak anılma yüksekliğine erişmiş istisnai bir metindir… Türk milletinin dünyaya bildirisi ve bağımsızlığının tescilidir… Dünyada başka bir örneği yoktur.
Mehmet Akif milletin her ferdinin gururla sahip çıktığı bir büyük değerdir. “Mehmet Akif Türkçe’yi harikulade kullanan, en yalın söyleşi en güçlü çağrışımla buluşturan müstesna bir şairdir. Öyle düzgün, öyle mükemmel bir üsluptur ki onunki, şiiri için ‘başlı başına ayrı bir şiir ülkesidir’ demek yetmez. Mehmet Akif’in şiiri, içinde adeta binlerce yıllık tarihi barındırır.
Ersoy, şairliğini, sanatkarlığını bir misyon çerçevesinde görür. Onun derdi, milletinin, İslam aleminin kalkınması gelişmesi bu zelil vaziyetten çıkmasıdır. Söz, bunu gerçekleştirmek için vardır.
Bir şiirinde şöyle der:
“Hayır, hayal ile yoktur benim alış verişim;
İnan ki her ne söylemişsem görüp de söylemişim,
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek;
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.”
(Fatih Kürsüsü, 4. Kitap)
Zamanı yorumlayan, batı ile doğuyu karşılaştıran, Müslümanları eleştiren, onları göreve çağıran, tüm bunları yaparken o zor zamana rağmen umudu her zaman dile getiren şair:
“Karşında ziya yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver, kalma yolundan
Alemde ziya olmasa halk etmelisin halk
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!”
(Hakkın Sesleri)
Birinci Dünya Savaşı sırasında düşman ordularının işgal ettiği Türk topraklarında halka yaptıkları zulmü görünce Batı’nın bu vahşetini en ağır dille eleştirmiş ve Batıyı medeniyetin beşiği gibi görenlere en sert lisan ile hücum etmişti:
“Medeniyet” denilen vahşete lanetler eder ve:
Nice yekpare kesilmiş de sırıtmış dişler!
Bakmayın hem tükürün çehre-i murdarımıza
Tükürün belki biraz duygu gelir ârımıza.
Tükürün cephe-i lâkaydına şarkın tükürün.
Kuşkulansın görelim gayreti halkın tükürün.
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere,
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere…
Tükürün Ehl-i Salib’in hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!
Hele ilânı zamanında şu mel’un harbin,
“Bize efkar-ı umimiyesi lazım Garb’in;
O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini,
Halka iman gibi telkin ile, diyenin sesini
Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!…”
Burada, yanlış anlaşılmalıdır. Akif medeniyet düşmanı değildir. O, birçok zulümler yapıp medeni geçinenlere atıfta bulunmaktadır. Aslında o, medeniyeti istemektedir. Medeniyet, ilimle sağlanacak şeydir. Demektedir:
Bu cihetten, hani, hiç yılmasın oğlum gözünüz.
Sâde Garb’ın yalnız ilmine dönsün yüzünüz.
O çocuklarla beraber gece gündüz didinin
Giden üç yüz senelik ilmi tez elden edinin!
Fen diyarında sızan nâ-mütenâhî pınarı
Hem için, hem getirin yurda o nâfi suları.
Aynı menbâları ihya için artık burada
Kafanız işlesin oğlum kanal olsun arada.
***
Akif, verdiği öğütler içinde zaman zaman dünyanın ahvalini, zaman zaman gelişen tekniği ve bilimi esas alır. Cehaletin en büyük felâket olduğunu belirtir:
***
Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu derde çâre bulunmaz – ne olsa – mektebsiz;
Ne Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;
Ne Çerkes’in, ne Lâz’ın var, bakın, elinde kitâb!
Hülâsa milletin efrâdı bilgiden mahrûm.
Unutmayın şunu lâkin : “Zaman : zamân-ı ulûm!”
***
Akif cehalete adeta savaş açmıştır:
Bir baksana gökler uyanık, yer uyanıktır.
Dünya uyanıkken uyumak, maskaralıktır.
Eyvah bu zilletlere sensin yine illet,
Ey derd-i cehalet sana düşmekle bu millet,
Bir hâle getirdin ki: Ne din kaldı, ne nâmûs,
Ey sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbûs.
Ey hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el.
Ey millet uyan ! Cehline kurban gidiyorsun.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM