MANEVÎ SUSUZLUK – Kocatepe Gazetesi

MANEVÎ SUSUZLUK – Kocatepe Gazetesi

Serencam Serencam 8 Aralık 2014 Pazartesi 02:00:00
  “Bugün bütün insanlar mânevi bir susuzluk içinde. Sevginin, saygının, dostluğun, kardeşliğin, arkadaşlığın, şefkâtin, iyilik ve tebessümün susuzluğu içindeler. Bağırları şahrem şahrem ya­rılmış. Milyarlarca insan, bir yudum sevgi için çıldırıyor. Tıpla ilgilenenler bilirler, bugün pek çok hastalığın sebebi, sevgiden, saygıdan, şefkâtten, ilgiden uzak yaşamaktır. Mânevi inanç, böyle zamanlarda, böyle toplumlarda en büyük şifâ kaynağı oluyor. Ondan uzak yaşayanlar perişan oluyorlar, hastalıklara yenik düşüyorlar. Eğer bu toplumda, bu çağda bir kimse:
“Madem ki okşamaz, sevmez kimseler,
Sen öp alnımdan, sen öp seccadem”
diyemiyorsa vay haline. Bugün insanlık, tarihin hiçbir döne­minde görülmediği kadar aşktan, ihlâstan, güzellikten uzak ya­şıyor. İşte bu dönemlerde yapılacak iş, oturup sabahtan akşama kadar şu hırsız, şu uğursuz, şu namussuz diye sayıp döküp, dedikodu yapmaktansa, bir hastayı ziyaret etsek, bir açı do­yursak, zeki, yetenekli bir memleket çocuğunun elinden tutup onu okutsak, bir fakir kız evlenirken çeyizine yardımcı olsak, acıdan, yalnızlıktan, ıstıraptan göz yaşı dökenlerin sıkıntılarını paylaşsak daha iyi olmaz mı? Bazen bir öksüz çocuğun başını okşamak, bir âmâya yolun bir tarafından bir tarafına geçerken yardımcı olmak, bir kimseye aklının havsalasının almayacağı kadar sevap kazandırabilir. Bizim de sırat köprüsünü geçme­mize yardımcı olabilir. Büyük Yunus “Sevelim, sevilelim, dün­ya kimseye kalmaz” diyor.
Peki biz ne bekliyoruz? Ölümün ne zaman geleceğini biliyor muyuz? İyilikleri, güzellikleri hep erteliyoruz. Çocukluk günle­rimin bir şarkısı vardı. Seyyan Hanım söylerdi, artık taş plâk­larda kaldı. “Yarın olsun, yarın olsun diye günler soluyor, neye baksam, neyi görsem bana bin dert oluyor.” Bilmem ki neden, biz de küçücük de olsa, minicik de olsa yapacağımız iyilikleri, güzellikleri, hayırları hep yarınlara erteliyoruz, hep yarın olsun, yarın olsun diyoruz, iyi güzel de yarın hayatta olacağımızı ne biliyoruz. Ah bir bilsek, bir tek tebessüm bazen bir insanı ölümden, intihardan döndürebilir, ona enerji, güç, kuvvet, ya­şama sevinci kazandırabilir. Bazen bir tek tebessüm, bütün dünyayı dolaşabilir.
Ne olur, onu bunu bırakalım da, bir hastaya, bir tas çorba götürelim. Bir gün, bir hastaneye gidelim, hiç ziyaretçisi olma­yan bir hastayı ziyaret ederek, onu sevgiyle, saygıyla, Allah rı­zası için selâmlayalım, hatırını soralım. Çocukken babaannem derdi ki “Yavrum ne verirsen elinle, o gider seninle.” Önemli olan yapılan hayırların, iyiliklerin, güzelliklerin azlığı veya çok­luğu değil, onların Allah rızası için yapılıp yapılmadığıdır. Haydi bizler de el ele verelim ve Yunus gibi söyleyelim:
Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım,
Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz
Hepinize sonsuz sevgiler, saygılar…”
Sabri Tandoğan

KOMŞULUK

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (Nisâ, 36)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Cebrâil bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye edip durdu. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.” (Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr 140-141. Tirmizî, Birr 28)
Komşularımız, ev halkımızdan sonra yüzlerini en çok gördüğümüz kimselerdir. Bu sebeple onların dindar ve iyi ahlâklı kimseler olması arzu edilir. Fakat kendilerini seçmek elimizde olmadığı için komşularımızın gayri müslim ve kötü ahlâklı olmaları da mümkündür.
Kimler komşu sayılır? Bu konuda Hz. Ali’den gelen rivayete göre, birbirlerinin sesini duyacak kadar yakın olan kimseler komşu sayılır.
Hz. Âişe meseleye daha geniş bakmış ve evin her cephesinden kırkar hânenin komşuluk hakkı bulunduğunu söylemiştir. Konumuzun başındaki âyet-i kerîmede zaten komşular “yakın komşu ve uzak komşu” diye iki grupta ele alınmıştır.
Komşular bazen bir akraba gibi birbiriyle içli dışlı oldukları için güzel geçinmeleri, birbiri hakkında iyi şeyler düşünüp mutlu olmalarını istemeleri, mallarının ve canlarının zarar görmemesi için gayret etmeleri, komşusu hatalı bir iş yapmaya kalktığında veya bir konuda komşusunun görüşünü almak istediğinde ona doğru yolu göstermeleri başlıca komşuluk haklarıdır. Buna ilave olarak zaman zaman birbirlerine hediye göndermeleri, karşılaştıkları zaman birbirinin yüzüne tebessüm edip selamlaşmaları, yardıma çağırdıkları zaman hemen gitmeleri gibi iyi komşuluk esaslarını saymak mümkündür.
Komşusunun gayri müslim olması, bir müslümana, ona karşı komşuluk hakkını gözetmeme yetkisini vermez. Komşusunun yahudi, hıristiyan veya hiçbir dine inanmayan bir müşrik olması bu prensibi değiştirmez.

Eğer bir kişi sıkıntılı anda gülebiliyorsa, geleceğin tatlı günlerini
hissedebiliyor, yani onun gözleri gelecekteki tatlı günleri görebiliyor demektir.

Şems-i Tebrizi – Makalat

NİYE ‘EV’Lİ DEĞİLİZ?

Büyük şehirlerde yağmurun toprak ile buluşacağı zeminler tükenmek üzere. Toprak, denizden çalarak doldurduğumuz alanlarda karşımıza çıkar oldu.
Dar gelirliler TOKİ katlarına, dairesi olanlar rezidanslara, villa ve köşklere dair rüya görmekten yorgun.
Mekan olarak her yer “ev”leniyor, lakin nikah olarak “evlenen” azalıyor. 20″li yaşlarında evli olanların sayısı giderek düşüyor.
Ahiret bilinci azaldıkça, ölüm- süzlüğün biz ölmeden icat edileceğine dair inanç kuvvetleniyor, içimizdeki metafizik ürpertinin sesini “evsemek” ile bastırıyoruz.
Hepimiz her an evsiyoruz. Susamak gibi acıkmak gibi evsiyoruz. Yaşadığımız hayatın içinden çekip gitmeyi, başka bir eve taşınmak olarak algılıyoruz. Yeni bir ev, yeni eşyalar ve yepyeni bir hayat.
İçimizdeki boşluğun yeni bir şey ile dolacağını, içimizdeki o korkunç uçurumdan kurtulacağımızı sanıyoruz.
Oysa modern insan uçurumunu içinde gezdiren insan.
O uçurumu kapatacak, üzerinde çınar ağacı yeşertecek tek şey, var olanın kıymetini bilerek, şükrünü eda edebilmek…
Türkçe”de nikahlanmak ile ev sahibi olmayı imleyen sıfat aynı: “Evli”
Oysa günümüzde ikisinin arasındaki anlamsal bütünlük giderek ayrışıyor. Ev sahibi olmak için nikaha ihtiyaç yok. Nikah altında olan herkes kendisini aynı zamanda bir yuvanın mahrem ve sıcak atmosferinde hissetmiyor. Hissedilseydi boşanmaların geometrik artışından bahsedebilir miydik!
Çocukluğumda, evlenmek bir dünyadan başka bir dünyaya geçmek anlamına gelirdi. Gelinler hüzünlü olurdu. Gelinlik ile kefen bir kıyafetin tersi düzü gibiydi. Gelinlerin düşlerini bilmezdik, dişlerini de.
Yanlış mı hatırlıyorum diyerek, dün çocukluğumun düğün fotoğraflarını serdim halının üstüne. Bir tane gülen resim görmedim. Hepsinin yüzünde ağır oturaklı bir ifade. Girmiş olduğu “yeni” dünyanın yükünü tartmaya çalışan bir hal. Oysa çoğunun yaşı yirmi bile değil.
Son yirmi yıldır neredeyse bütün gelinlerin yüzünde, diş macunu reklamını hatırlatan kendini aşmış bir gülümseme var. Evlilik cüzdanının gelinlere verilmeye başlamasından bu yana, pek çok gelin o muhteşem zafer işaretini vermek üzere ellerini havaya kaldırıyor.
Yuva kurmak, çoluk çocuğa karışmak değil; aslolan bir töreni gerçekleştirme azmi sanki. Her şey mükemmel olacak. Kıyafetler, ikramlar, çiçekler, takılar. Sanki bu dünyaya, düğünde mutlu bir kareyi fotoğraf olarak sabitlemek üzere gelmişiz. Hayatın tek gayesi bakınız ne kadar mutlu ne kadar şık ve ne kadar her şeye hakimim pozu verip sonra onu herkese göndermek. Dünyadaki temsilini bir fotoğraf karesi üzerine bina etmek.
Japonya”da her yıl onlarca kızın kırmızı halıda yürüyüp kilise töreni ile evlenmek için din değiştirip Hristiyan olması gibi, bizde de sembolün manayı imha eden tacizi, şiddetini giderek arttırıyor.
Peki, “damatlı düğün”lerde damatlar ne kadar önemseniyor! Damat daima kızın arkadaşlarına, ailesine onu ne kadar sevdiğini yaptığı masraflar üzerinde ispat etme yükümlülüğüne tabi tutulmuyor mu? Damat daima gösterilebilen, anlatabilen, fotoğraflanabilen sahneleri inşa etmekle yükümlü değil mi? Düğün törenleri amacın araca indirgenmesi olarak inşa ediliyor. Bütün provalar fotoğraflarda kalacak güzel bir poz için.
Biz hepimiz buraya bu düğüne ispat edilebilir bir poz bırakmak için mi gelmiştik?
Ne için şahit olmuştuk?
Evlilikten maksat ne idi?
Hayatımızdaki aksaklıkların püf noktası işte tam da bu “şahadet”imizde gizli.
Fatma Barbarosoğlu

Hayır!
“Hayatta kötü olan her şey” sadece seni bulmuyor,
Tüm sorunlar yalnızca senin hayatında üst üste gelmiyor,
Düşündüğün gibi bir tek senin hayallerin yıkılmıyor,
Bir tek senin güvendiğin dağlara kar yağmıyor,
Sadece senin sevdiklerin yalan söylemiyor,
Yalnızca senin hayatına girmiş olanlar verdikleri sözleri yemiyor,
Geceleri bir tek senin yastığın ıslanmıyor,
Özlenmeyen, bir türlü anlaşılmayan sen değilsin,
Beni de pek anladıklarını söyleyemem insanların azizim,
Şu mutsuzluğu tek başına üstlenmeyi bırak herkes seninle aynı şeyleri yaşıyor.
Ve unutma mutluluk kendi gelmiyor, bir şekilde yakalamak gerekiyor!
Cihad Kök

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi