KISIRLAŞAN NESİL, YAŞLANAN İNSANLIK – Kocatepe Gazetesi

KISIRLAŞAN NESİL, YAŞLANAN İNSANLIK – Kocatepe Gazetesi

Ümit Demir 8 Ekim 2015 Perşembe 03:00:00
  Geçtiğimiz günlerde Hacıkavasoğullarını bir araya getiren akraba toplantısını vardı. Anneannem merhum Besime Serdaroğlu da Hacıkavasoğullarının kızı… Sonra merhum Yorgancı Hüseyin dedem ile evlenerek Serdaroğullarının gelini olmuş. Bu akrabalık bağı sebebiyle, emekli olduktan sonra bile ismi Mekke ve Medine’de hâlâ muhabbetle anılan Alparslan Koparan büyüğümüzün davetine icabet ederek annemle beraber biz de bu toplantıya katıldık.
Kaybettiğimiz şeylerin değerini anlamak bazen yıllar alıyor. Eskiden, o toplantıya katılan akrabalarımızın çoğuyla aynı mahallede, hatta aynı sokakta kalırdık. Yani neredeyse her gün, bize doğal bir akraba toplantısıydı. Her ev bizim evimizdi, her evden üzerine salça ya da yoğurt sürülmüş bir ekmek, hep beraber kesilmiş velense (ev yapımı makarna), bir mercimek pilavı mutlaka çıkardı bize.
Geniş bir aile yapımız, anlayışımız vardı. Eski siyah beyaz fotoğraflara bakıyorum; kardeşler, kuzenler, yeğenler, torunlar hepsi bir kareye zor sığmışlar. 2-3 kişilik özçekimlerle egoları tavan yapan bir nesil, sıraya dizilmiş kalabalık akraba/sülale fotoğraflarını anlayabilir mi acaba?
Aslında sorunu da tam burada dile getirmek lazım: Gittikçe azaldığımızın, nüfusumuzun yaşlandığının farkında mıyız?
Dede-ninelerimizin çocuk, yeğen, torun sayısını biliyor musunuz mesela? 20, 30, 40? Büyük ihtimal bu rakamlarda ve belki daha fazladır. Sonra anne-babalarımızın aynı tablolarına bakalım; yaklaşık aynı sonuçlar… Mesela annemin çocuk, yeğen, torun sayısı toplamı 20…
Sonra dönüyor, kendi neslime bakıyorum; durum iç karartıcı maalesef! Benim çocuk ve yeğen sayım bir elimin parmaklarını geçmiyor! İki elim değil, bir elim… Peki ya, torunlarım ne olacak? Çocuklarım, yeğenlerim kaç yaşında evlenip kaç çocuk sahibi olmayı planlayacaklar?
Hem kariyer ideali, hem de doğum kontrolü ile ne yazık ki gençlerimiz çok çocuk sahibi olmaya soğuk bakıyorlar. Özellikle ülkemizde bir ara oldukça gündemde olan nüfus kontrolü ne yazık ki bugünkü tehlikeli tabloyu ortaya çıkarmıştır. 1950’li yıllardan itibaren bir devlet politikası olarak güdülen nüfusu çoğaltmama çabaları 2000’li yıllara kadar değişik başlıklar altında sürmüş, geldiğimiz son noktada ise ne yazık ki bir hayat tarzı olarak benimsenmiştir.
Bilmem rast geldiniz mi; Danimarka sosyal medyaya da düşen bir reklam filmi yapmış. Orada kısaca diyor ki “Danimarka’nın nüfusu azalıyor. Ülkeniz için yapmasanız da anneniz için torun yani çocuk yapın!” Yaşlanan nüfus, batılı devletlerin en büyük sorunu… O yüzden “yaşlı bakım hizmetleri” bu ülkelerde oldukça önemli bir sosyal başlık. Hatta ülkemizden de bu konuda yardım istiyorlar. İşin kötüsü bu hizmetleri yapacak insan da gelmiyor geriden. Suriyeli göçmenleri kabul eden bazı Avrupa devletlerinin bir kaygısı da bu olabilir mi acaba? Bilinmez ki…
Bir tanıdığım yenilerde Şanlıurfa’ya gitmişti. Oranın halkıyla sohbet ederken söz, çocuk sayısından açılmış. Tanıdığım “2 çocuğum var” deyince şaşkınlık dolu bir ifadeyle tepkileri şu olmuş; “Hastasan?!” Yani “hasta mısın” demişler. “Hasta mısın da bu kadar az çocuğun oldu.” Çünkü o bölgede 3-5 çocuğa bile az gözüyle bakılıyor.
Urfalıların “hastasan?” sorusuna mutabık olarak yakınlarda çıkan bir haberde bir tüp bebek uzmanı “kısırlığın dünyada 3. sağlık sorunu olduğunu” belirtiyor. Uzmanın kısırlığa neden olarak gördüğü pek çok şey modern hayatın bize dayattığı şeyler. Neler demiş uzmanımız mesela, “modern yaşamın getirdiği tehlikeli durumlar yani sulardaki atıklar, ağır metaller, hava kirliliği; kadınlarda yoğun çalışma hayatı ve kariyerin öncelikli olması; obezite, stres, alkol ve uyuşturucu…” Bütün bunlar kısırlaşmaya, nüfusun azalmasına neden olan şeyler. Bizi ve çevremizi eksilten, çürüten bir hayat içerisindeyiz. Şikâyet ediyoruz ama bunu sürdürmeye de devam ediyoruz.
Çözüm için ne diyor peki tüp bebek uzmanı; “düzenli, dengeli ve mümkün olduğunca doğal ve sağlıklı beslenmeye dayalı yaşam tarzı.”
Bir ah! edelim mi hep beraber? Nelerin uğruna, neleri kaybettiğimizin farkına varıp derinden bir ah etmeye değmez mi sizce?
Çocuklarımızın kariyeri için uğraşırken aslında kendi yalnız yaşlılığımızı ve onların gelecekteki kimsesizliğini inşâ ettiğimizi neden göremiyoruz? Modern yaşayacağız diye sağlıksız bir hayat tarzını tercih ettiğimizi, bunun da pek çok hastalığı beraberinde getirdiğini neden fark edemiyoruz?
Neden bir kez olsun ah etmiyoruz? Kendi düşen ağlamaz da ondan mı!?

Sosyal Medyada Paylaşın:
İlginizi Çekebilir

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi