KADIN HAKLARI – Kocatepe Gazetesi

KADIN HAKLARI – Kocatepe Gazetesi

Serencam Serencam 20 Ağustos 2015 Perşembe 03:00:00
  Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“…Kadınlarla iyi geçinin (onlara güzel davranın)!..” (Nisâ, 19)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Cennet (sâliha) annelerin ayakları altındadır!” (Nesâî)
Merhamet ummânı Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
“Mü’minlerin îman bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Sizin hayırlı olanınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır.”(Tirmizî, Radâ’, 11)
Dolayısıyla, bilhassa günümüzde kadınlara yönelik gerçekleştirilen hak ihlâlleri ve şiddet, İslâm ahlâkını rûhen hazmetmemiş zorbaların vicdan yoksulluğudur. Ayrıca ruhsuz materyalist eğitimin kültürümüze yerleştirmeye çalıştığı, kadınlarla erkekler arasındaki sun’î ve haksız bir eşitlik yarışı da, aslında kadının, hanımlık ve annelik meziyetlerini zaafa uğratmakta ve onu farkında olmadan tüketmektedir. Bu asrın yorgun ve bitik kadını ile câhiliye devrinin ka­dını arasında sırf bir gardrop ayrılığı, yani giyim-kuşam farkı kalmıştır. Allâh’ın yüksek husûsiyetlerle donatıp eşlerine emânet ettiği kadının şahs-ı mânevîsine revâ görülen bu zulümler; gönüllerdeki Allah korkusunun, îman muhabbetinin ve ahlâkî meziyetlerin zaafa uğramasının açık bir göstergesidir.
Peygamber Efendimiz’in nezih hayatı, -değil kadına- bütün mahlûkâta karşı yapılan haksızlık ve terörlerle mücâdele içinde geçmiştir.
Burada şu hakikati de ifâde etmek gerekir ki; İslâm’ın dışında, kadına değer verdiğini iddiâ eden bütün sistemler, ona sadece bir vitrin malzemesi olarak kıymet vermekte, arka plânda ise kadını ancak ekonomik ve nefsânî bir metâ olarak kullanıp ezmekte ve tüketmektedir.
Hâlbuki kadını sadece bir zevk vâsıtası görmek, onu nefsânî arzu ve heveslerin metâı olarak telâkkî etmek ve onun sadece cismânî özelliğiyle alâkadar olmak; büyük bir sefâlettir. Allâh’ın kadına verdiği yüksek husûsiyetlere karşı körlük ve kadının mânevî şahsiyetine karşı büyük bir nankörlüktür. Osman Nûri Topbaş

Yaşamak…
Tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak..
Herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak..
Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak…

Sabahattin Ali

Şimdilerde
bırakın apartmanı,
Karşı komşuyu bile tanımazken,
“mahalleden
arkadaşım” diye bir kavram vardı, çok eskiden…
Kol kola, omuz omuza geçti bizim çocukluk günlerimiz,
Ve sanırım bilyelerimiz çarpışırken büyüdü
yüreklerimiz…
İşte hep bu yüzden,
Bu içimizin
boşlukları,
Yalnızlık hastalıkları,
hep bu yüzden…
Bildiğin; insan
azlığı, Sevgi tenhalığı, Vefa karanlığı…
alıntı

SÛFİ DEMEK GÖNÜL SAHİBİ OLMAK DEMEKTİR
Tasavvuf’tan dilimize geçen gönülle ilgili pek çok deyim vardır:
* Gönül ehli: İslam’ı yaşayarak kalb-i selime ulaşmış, velayet makamından payını almış kişiler.
* Gönül, Hak binasıdır: Kâ’be’yi Hz. İbrahim (as), gönlü de Allah inşâ etmiştir.
* Gönülden gönüle yol vardır: Allah’ı sevenler, dilden çok kalp ile anlaşırlar veya birbirini seven insanlar, eş zamanlı olarak aynı duyguyu hissederler.
Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü

”Bisiklete binersin, pedalları çevirirsin ve düşersin. Bir daha binersin bir daha düşersin,
yine binersin yine düşersin, bir türlü dengeni bulamayacakmışsın gibi gelir. Ama birden dengeni buluverirsin, bisikleti ustaca sürmeye başlarsın. Bu, deneye deneye başardığın bir iş değil, ancak “bisikletin seni sürmesine” izin verdiğin zaman ortaya çıkan bir tür “mucize”dir. Yani iki
tekerleğin dengesizliğini kabullenirsin ve
ilerlerken düşmeye yönelik gizli gücü pedal üstünde daha büyük bir güce dönüştürürsün.”

Hac / Paulo Coelho

BABALAR VE OĞULLARI

Oğulların öyküsü babaların öyküsünün tam kalbinden geçer. Babalarımız hayatta kim olduğumuzu, nasıl durduğumuzu, nereye ve nasıl baktığımızı tayin ederler. Statükocu babaların oğulları devrimci olabilir, büyük inanmışlardan inançsız evlatlar zuhur edebilir. Erkek çocukları için hayat, baba ve annenin çocukluğa att��kları ilmiklerin çözüldüğü bir serüvendir. Sözgelimi baba, oğlunun ruhunda öyle kocaman bir yara açmış, onu varlığıyla o kadar sindirmiştir ki oğul bir türlü büyüyemez, yetişkinliğe adım atamaz, ebedi bir ergen olarak kalır. Etrafından hep bir baba azarı yiyebileceği korkusuyla hayatı kıyısından köşesinden yaşar, içinde babayla yaşanmış ve mağlubiyetle bitmiş bir savaşın ukdesi dolaşır, bu ukde ruhun kıyılarını döven depresyon dalgalarıyla varlığını hatırlatır. Baba kimileyin o kadar kuvvetli bir gölge düşürür ki oğlunun hayatına, ayrımlaşmayı ve bağımsızlaşmayı başaramayan oğul; babanın bir uzvu, bir uzantısı olarak, bir gölge olarak yaşamaya devam eder.
Bazen de baba yoktur. Ya fiziksel olarak orada değildir ya da fiziksel olarak orada olsa bile, ruhsal olarak yoktur. Oğul, bir baba açlığı içinde, dış dünyadan babaya ait bütün simgeleri ruhuna emer. Babasız büyümek, çocukların iç dünyalarına bitmek bilmeyen bir gurbet acısı olarak tercüme edilir. Babadan gurbet, bir oğul için gurbetlerin en yakıcısı, en iç paralayıcısıdır. Soğuk ve mesafeli babalar, çocuk ruhunun biricik gıdası olan şefkat ve sevgiyi oğullarından esirger ve onları hayat boyu telafi etmekte zorlanacakları bir açlığa mahkûm ederler. Güçlü babaların ihmale uğramış oğulları, geçmişin yaralarını iyileştirmek için babalarının tam aksi politik duruşlar, inanışlar ve yaşayışlara yelken açar; farklı olmayı başarmak ve savaşa devam etmek suretiyle, erkeklik ülkesine girmek isterler.
Oğulların davası erkek olabilmektir. Erkeklerin arasına kabul edilebilmek, yetişkin bir erkek olarak ayakta durabileceklerini, babalarına ve hemcinslerine göstermek. Endüstri toplumuyla birlikte geleneksel ritüeller kayıplara karışmış, erkekliğe adım atışın yegâne simgesi baba evinden ayrılmak olmuştur. Bugün Batı toplumlarında pek çok genç, yetişkinliğe adım atmanın olmazsa olmaz koşulu olarak görülen bu modern ritüelle, anne baba sevgisini doyasıya yaşayamadan, anne babalarıyla ilişkilerini tam olarak çözümleyemeden erken bir biçimde hayata atılmakta, bu durum da ruhsal anlamda ‘bitmemiş bir iş’ bırakmaktadır. Türkiye’ye baktığımızda ise tam tersine, anne ve babanın sunduğu güvenlik duygusundan vazgeçmeye yanaşmayan, hayatın sorumluluklarını hep erteleyen, ebedî ergenlerin yaygın olduğunu görüyoruz. Zalim bir dünyada, oğulların erkekliğe kabulü de acımasız şartlara bağlıdır: İncinmeksizin incitebildiklerinde, üzüntü ve kayıp hissetmeksizin ayrılabildiklerinde erkek kabul edilirler.
Çocuklarının gelişim evrelerinde ‘orada olan’ babalar, onlara ne büyük bir iyilik yapıyorlar! Babaları kendileriyle ilgilenen çocuklar duygularını daha iyi düzenliyor, daha yüksek toplumsal ve eğitimsel başarı gösteriyorlar. Babalar çocukları, hayal kırıklıklarına tahammül ve işleri kendi başlarına çözme konusunda daha fazla cesaretlendiriyor. Baba sevgisini doyasıya tadan çocuklar duygusal açıdan daha istikrarlı, daha az öfkeli, kendilerine güvenen ve dünyaya daha olumlu bakan bireyler oluyor. Öte yandan, ‘yok baba’ların çocuklarında daha fazla madde kötüye kullanımı, depresyon, intihar ve daha düşük okul başarısı görülüyor.
Günümüzün dünyasında babalık da değişiyor. Erkeklikle özdeşleştirilen kimi temel nitelikler ağır bir biçimde eleştiriliyor. Güç ve savaşkanlığın pek çok rahatsızlığın kökeninde yattığı ve erkekliğin bu ‘arkaik’ görünümlerinden uzaklaşılması gerektiği dile getiriliyor. Bu görüş bize eşduyum, bağlılık, duyguları hissedebilme gibi dişil hasletlerin artık erkek kişiliğine de katılması gerektiğini anlatıyor. Günümüz toplumunda hiyerarşiler de alt üst oluyor, geçmiş zamanlarda insanlar kendilerini hiyerarşinin bir basamağında hissetmekle emniyet bulurken günümüzde iktidar yapılarının daha akışkan ve değişebilir, daha uzlaşmaya açık olduğu görülüyor. Bugünün anne babalarının kafası her zamankinden karışık. Çocuklarına ne demeleri gerektiğini, nasıl davranmalarının doğru olduğunu bilmeyen bir anne baba kuşağı ile karşı karşıyayız.
Freud’un ‘fallosentrik’ psikolojisi, kadını erkek olma özlemi içinde bir varlık olarak tanımlıyordu. Freud’a kalırsa kadınlar erkeklik uzvuna sahip olmadıkları için haset duyuyorlar. Yakın zamanların ‘duyarlı erkek’ hareketi de, erkekleri kadın olma özlemi içinde tanımlıyor. Bu görüş, erkeklerin de kadınlar gibi daha empatik, daha bağlı, daha şefkatli ve anlayışlı olmaları gerektiğini söylüyor. Ancak tam da bu sırada beyazperdede Terminatör veya Rambo gibi hiper erkekler görmeye başlıyoruz. Geleneksel erkek kimliğinin üzerinde dolaşan kara bulutlar, erkeğin iade-i itibar talebiyle dağılmaya yüz tutuyor. Kimi erkekler farklılık ve fiziksel üstünlüklerinin kabullenilmesini istiyor. Erkeğin serencamı, babanın kafa karışıklığına dönüşüyor. Otoriter mi olsun, arada bir gürlesin ve iktidarını mı göstersin, yoksa her sorunu konuşarak ve uzlaşıyla mı çözsün? Geleneksel rollere mi bağlı kalsın, yoksa babalığın modern hallerine mi seğirtsin?
Baba-oğul cephesinde yeni bir şey var. İkisinin de kafası çok karışık.
Kemal Sayar

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi