İSLAM’DA MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK (1)

İSLAM’DA MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK (1)

Milliyetçilik, fertlerin milletlerine karşı besledikleri derin sevgi ve saygının, kültürel değerlerine bağlılığın ve bu değerleri isteyerek, severek, koruyup geliştirme arzularının bir ifadesidir.
Milliyetçilik konusuna geçmeden önce; millet nedir? Sorusu üzerinde durmak gereklidir.
Millet ve milliyetçilik konularında zaman, kültür ve coğrafya itibariyle farklılıklar görülebilir. Fakat insanın var olduğu her yer ve zamanda millet ve milliyetçilik vardır. Bu duygu insanın yaratılış icabı fıtratında var olan ilahi bir hikmettir. İlahi bir hikmet olarak farklılık ve mensubiyet şuuru içerisinde insana bu duyguyu veren Yüce Allah, milliyetçiliğin sınırlarını da çizmiş; adalet dairesinde ve mutedil sınırlar içinde kalmasını emretmiştir. Birbirlerini tanısın, sevsin, iyi ve güzel işlerde birbirleriyle yarışsın ve medeniyetin oluşmasına müspet yönde katkıda bulunsun diye farklı milletler halinde yaratılan insanın bu farklılıktan veya başka sebeplerden dolayı adaletten ayrılmasını da yasaklamıştır. İnsanın imtihan edildiği sahalardan birisi de bu olsa gerekir. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır:
“Yâ Eyyühennâsü innâ halagnâküm min ze-kerin ve ünsâ ve cealnâküm şuûben ve gabâile liteârafû. İnne ekremeküm ındallâhi etgâküm . İnnellâhe alîmiun hakîm(un) (Hucurat 49/13)
“Ey insanlar, biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve bir birinizle tanışasınız (bilişesiniz, iyi ilişkiler kurasınız, iyi işlerde bir birinizle yarışasınız) diye şubelere (milletlere) ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en şerefli olanınız takvada (Allah’tan korkma ve dine hizmette) en ileri olanınızdır. (Hucurat Suresi, 13);
“Ve min êyetihî halgussemâvâti vel ardı vehtilâfü elsinetiküm ve elvânüküm. İnne fî zêlike leêyêtin ligavmin yetefekkerûne”
“O gökleri, o yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması da O’nun (Yani Allah’ın) ayetlerindendir. (Varlığını, gücünü, kudretini gösteren delillerindendir.) Hakikat bunlarda düşünen insanlar için elbette ibretler vardır.” (Rum Suresi, 22)
Arapçada millet kelimesi: “din, tutulan yol, şeriat, tarikat, mezhep, sünnet, belirli prensipler etrafında toplanmış insan kitlesi” gibi manaları ifade etmesine rağmen; genel olarak “tutulan yol ve din“ manalarında kullanılmaktadır. Arapçada Zemahşeri’nin belirttiğine göre ‘tutulan yol‘ demektir.
Kur’an-ı Kerim’de 15 yerde geçen millet kelimesi din, şeriat, sünnet, tarikat gibi manalarda kullanılmaktadır.
“Gul innenî hedênî rabbî ilê sırâtın müstegîm(in). Dînen gıyamen millete ibrâhime Hanîfe(n). Ve mâ kâne minel müşrikîn(e) (En’am 6 /161)
“De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti. Dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine. O, ortak koşanlardan değildi.” (En’am 6/161)
“Ve men yerğab an milleti ibrahime illâ men sefiha nefsehû…” “Kendini bilmeyenden başka kim ibrahimin dininden döner..” (Bakara 130) (Ayrıca bak, Yusuf suresi 37, İbrahim suresi 13, Bakara suresi 135. Bu ayetlerde millet kelimesi din anlamında kullanılmıştır. )
(Ayrıca bak, Yusuf suresi 37, İbrahim suresi 13, Bakara 135. Bu ayetlerde millet kelimesi din anlamında kullanılmıştır. )
Dikkat edilirse En’am suresi 161ve Bakara suresi 130. ayette geçen “Millete İbrahim-İbrahim’in milleti” kavramı bu günkü anlamda millet-ulus anlamında olmayıp “Din” anlamında kullanılmıştır.
Eski Türkçemizde millet sözcüğü “Budun-Türk Budunu” şeklinde kullanılırdı, Türk budunu, etnik ve ırki temellere dayanmaz, siyasi ve kültürel bir kimlikti.
Arapça’da bizim anladığımız manadaki millet anlayışının karşılığı “Şuub” sözcüğüdür. Hucurat suresinde de (…Ve cealnâküm şuben vegabâile..) “Ey insanlar, biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve bir birinizle tanışasınız (bilişesiniz, iyi ilişkiler kurasınız, iyi işlerde bir birinizle yarışasınız) diye şubelere (milletlere) ve kabilelere ayırdık…” şeklinde geçmektedir. Nitekim Emeviler döneminin sonlarında Emevilerin ırkçı politikalarına karşı çıkan ve Türklerle, Farslarında Araplarla aynı haklara sahip olduklarını savunan ve Arap ırkçılığına karşı çıkan hareket ve guruplara “ŞUUBİYE HAREKETİ- ŞUUBİYECİLER” denilmiştir. Bu akım daha sonraları gelişerek Emevi saltanatının sona ermesinde etkili olmuşlardır. Emevi saltanatına karşı çıkan Türkler ve Farslar Abbasoğulları ile anlaşarak, Eba Müslim-i Horasani adlı Horasanlı bir Türk komutanının komutasında ve çoğunluğu Türklerden oluşan bir ordu ile Emevi ordusunu yenip, Emevi saltanatına son vermişlerdir.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi