İMRENİLENLER VE ÖLÜMLER

İMRENİLENLER VE ÖLÜMLER

– 27-
Dünya imtihanı içerisinde dikkatimizi çekecek bir soru var: Göz dikmek!
İmtihanın sorularından birisi budur, birisinin bir şeyine gözünü dikip dikmediğin sana sorulur, bununla test edilirsin. Çok da önemli bir sorudur. Bu soruyla gün içinde o kadar çok karşılaşırız ki, o kadar çok! Her soru öyle değildir. Bazı sorular insanın hayatında karşısına belki bir kere çıkar, bazı sorular hiç çıkmaz, bazıları ise kimilerine hiç çıkmaz. Herkes için değişen farklı sorular vardır, herkesin sorusu farklıdır… Ama bu “göz dikme” sorusu, her gün herkese kaç defa çıkıyordur kim bilir…
“Onların malları ve evladı senin hoşuna gitmesin (imrenme). Allah bunlarla ancak dünyada onlara azap etmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını irade ediyor.” (Tevbe-85)
Kimseye imrenmeyin!
Bazı kelimeler vardır, üzerinde iyi düşünülüp tefekkür edilmezse insanı tereddüde sokabilir. Ayetlerde sıkça geçen “azap” da onlardan birisidir. “Azap” kelimesine biraz açıklık getirmeye çalışalım. İyi düşünülmezse hakkında tereddüt oluşabilen buna benzer başka kelimelere de yeri geldikçe değiniriz inşaAllah.
Tevbe Sûresi 85. ayetten aldığımız öğüt nedeniyle; elbette kimsenin malına, evladına imrenerek bakmayacağız. Kıskanmayacağız da! İmanı olmayan insanların yaptığı gibi, birinin bir şeyine kıskançlıkla bakmayacağız. Ancak bu ayet bize “daha ileri bir mânâ” öneriyor:
İnanmayanlara da imrenmeyin!
İnanmayanlara imrenmek mümkün müdür, onu anlamaya çalışalım. Dedik ki, dünya imtihanı nedeniyle insanın karşısına bu tür sorular, testler yaşantıda çok gelir. Mesela, kişinin bir komşusu vardır, tüm işleri çok iyi gidiyordur, kendi işi öyle değildir. Kendisi Din’le meşguldür, komşunun böyle bir yanı da yoktur ama neyi tutsa yolunda gidiyordur. Kendisi eve gelir evde huzur yok, komşunun evinde hem din diyanet yok hem de bir neşe, bir şenlik… Bu sefer o yaşantıya göz diker, “bu nasıl iş ya?” der, “Allah, ne varsa hep ona veriyor. Biz Allah yolundayız, bizde bunlar yok” gibi düşünmeye başlar ve yanlışa düşer, Allah muhafaza etsin. Bu tuzağa düşmeyelim diye uyarıyor: Günlük yaşantıda karşınıza sık çıkacak olan bu soruya dikkat edin ve ne onlara, ne de mal ve evlatlarına göz dikmeyin.
Ayetteki “evlat/çocuklar” ifadesini önemini çok fark etmeden okur geçeriz. Oysa ayetin geldiği dönem için o öyle önemli bir kriter ki. Günümüzdeki yaşantı yüzünden biz onun çok farkında değiliz. Günümüz yaşantı sistemindeki demokrasi, hak, hukuk, adalet gibi güçler nedeniyle biz o günkü yaşantı için evladın önemini çok fark edemiyoruz. Ayetin geldiği dönemdeki yaşantıda insanın güvencesini sağlayan en önemli şey evlatları, özellikle de oğullar; oğulların sayısı toplumsal bir kriter. Düşünün ki düzenli bir ordu yok, yerleşik bir güvenlik birimi yok, gidip başvuracağınız bir karakol yok, müracaat edeceğiniz bir kanun, yasa yok, anayasa hiç yok! Bu durumda kişi kendisini, malını mülkünü, parasını pulunu, namusunu neyle koruyacak? Bu yüzden, o yaşantıda evlat ve özellikle oğul sayısı çok önemli yer tutuyor. İnsanlar birbirlerine; “Kaç oğlu, ne kadar koyunu, ne kadar altını, ne kadar malı, ne kadar devesi var?” gözüyle bakıyor ve gündemi bunlar oluşturuyor. Ayetteki anlatım tarzı ve uyarı o günün yaşantısı nedeniyle bu kelimelerledir:
Onlar inanmıyorlar, Allah’la da bizimle de savaştalar ama mallarının, mülklerinin, oğullarının haddi hesabı yok deme! İmrenme onlara! Bil ki, Allah bu verdikleriyle onlara dünyada azab etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını irade ediyor.
Ayetlerde Rabbimiz bizi çok sıkı uyarır; “Müslümanlar olarak ölün” der. Aksi ise büyük cezalardan birisidir. Kâfir olarak canın çıkmasından bizleri muhafaza ediver ya Rabbi…
Azap Allah’tan uzaklıktır
Buraya azap kelimesinden gelmiştik. İnanan kişi komşusunun yaşantısına bakıp “yahu, azapta da değiller ki” diyebilir. Çünkü görüntü şen şakrak, neşeli, tüm işler yolunda… “Azap bu yaşantının neresinde” diye düşünebilir. Lütfen dikkat! Böyle düşünen kişi azabın ne olduğunun demek ki farkında değil! Çünkü o kadar dünya işlerine dalmış ki, kriteri o kadar dünya ki, gerçek azabı göremiyor. Göremez de!
Kur’an’a göre AZAP Allah’tan uzak kalmaktır.
Efendimiz (SAV) döneminde zalim bir zengini cezalanması için şikâyet ediyorlar ve biraz zaman geçince durumunu soruyorlar. Efendimiz (SAV); “Rabbim onun cezasını verdi, ondan gözyaşını ve duayı kaldırdı!” buyuruyor. Ama o bunun ceza olduğunun farkında değil! Keşke fark etse; Allah için akacak bir damla gözyaşına Allah neler va’d ediyor bilse… Ona verdiği ceza için Allah; ondan gözyaşını kaldırdım diyor.
Demek ki “azap” kelimesini iyi tanımlamalı, ona geçici dünya kriteriyle yaklaşmamalıyız.
Azap Allah’tan uzaklıktır, O’nu anlamamaktır; asıl azab O’nu tanımamaktır, O’nu unutmaktır; en büyük azab budur! Ama: Bunun böyle olduğu ahirette anlaşılacaktır…
“O’nun vechini dileyerek, sabah-akşam Rabbine dua edenlerle beraber, nefsine sabret; dünya hayatının ziynetini dileyerek bu halden gözlerini kaydırma/ayırma. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevasına tabi olan ve işi hep aşırılık olan kimseye (uyma) itaat etme.” (Kehf-28)
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti daha hayrlı ve daha süreklidir.” (Ta-Ha; 131)
“Sakın, onlardan bazılarına verdiğimiz dünya malına göz dikme, onlardan dolayı onlara üzülme de… Mü’minlere kanadını indir/kanadının altına al.” (Hicr-88)
Uyarıyor: Onlara üzülme! Daha önce açıkladım, mal mülk onlara ancak günahları çoğalsın, dünya azapları artsın diye veriliyor. O mal mülk ve evladın niye verildiğini duyunca da kâfir olanlara üzülme. Eğer “üzülmek” gibi bir enerjin, öyle bir sermayen varsa onu mü’minler için kullan!
Mü’minin üzüntüsü duadır
Demek ki: Hayr’da kullanılacak bir gücümüz, bir enerjimiz varsa onu mü’mine yönelteceğiz. “Kanadını mü’minlere indir” demek, imkânlarını inananlara yönelt, onlar için kullan, onlara harca demektir. Aksi halde Rahıym ismini inanmayanlara kullanmış olursun. Rahıym iman nuru içindir, o nuru taşıyan içindir. Diğerleri için Rahman ismi vardır, onlara da Rahman ismiyle yönel, “böyle yaptı, karşılığı budur” diyerek değerlendir, karşılaştığı ceza nedeniyle üzülme. Eğer üzüntü duyacaksan o halini iman nuru taşıyan için kullan! Çünkü mü’minin üzüntüsü duadır, çok önemli bir duadır. Dilinden birşey çıkmasa bile birisi için, bir şey için üzülmesi duadır…
Rabbimin lütfettiği öyle kişiler, öyle enteresan insanlar vardır, üzüntüyü dua olsun diye kullanmaz ama o herhangi bir şeye üzüldüğünde o kadar şiddetli dua yerine geçer ki üzüntüsünün karşılığı hemen olur; üzüntüsü karşılığını bulur ve Rabbim onun üzüntüsünü kaldırır. Efendimiz (SAV)’in üzüldüğü zamanlara dikkat edin lütfen. Mirac öyle bir zamandadır. Biraz üzülüp Kâbe’nin yanına şöyle yaslanıp hafif boynunu büktüğü zaman Rabbim O’na (SAV) hemen bir hediyede bulunmuştur. Diğer mü’minlere de hediyeler vardır. Çünkü Allah mü’minin üzüntüsüne dayanamaz. Allah’ın mü’minin üzüntüsüne dayanamadığını nereden biliyoruz? Ayetten! Tevbe-128’de Rasûlüne diyor ki; “İçinizden size bir Rasûl geldi, sizin üzülmenize dayanamaz.” O Rasûl, Hazreti Rasûlullah (SAV) heva ve hevesinden bir iş yapmadığına göre, demek ki o hal Allah’ın ahlakıdır. Demek ki Allah, mü’minin üzülmesine dayanamıyor. Elhamdülillahi Rabbil Âlemiyn…
Dünya imtihanındaki sorulardan birisi de başkasında olana göz dikenlerin ve dikmeyenlerin ayrılmasıdır. Bu da dünya imtihanı sorularındandır:
“İşte böylece, onların bazısını bazısı ile imtihan ettik; ‘Allah aramızdan şunlara mı mennde (lütufta) bulundu?” desinler diye. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir?” (En’am-53)
Ayet, imtihan sonucu ortaya çıkan tabloyu ve hikmetini öğretiyor: Böyle verdik ki o verilene bakıp “Allah hediyeyi bunlara mı verdi?” diyen ortaya çıksın. Böylece şükredenle etmeyeni birbirinden ayırmış olalım.
Bu ayetleri gördükten sonra bir kez daha anlıyoruz ki, “El-Hamdü Lillahi Rabbil Âlemiyn” ifadesi bizim için çok önemli bir ilaç. İşin ehli bu ilacı şöyle kullanmamızı önerir: El-Hamdü Lillahi Rabbil Âlemiyn Alâ Külli Hâl. Ehlullah bu deyişi çok önemsiyor.
“Sizi yeryüzünün halifesi kılan, size verdikleri hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Gerçekten O, Ğafurur Rahıym’dir.” (En’am-165)
İnananların ve inanmayanların ölümleri
Mühlet’i ve mühlet içerisindeki bir iki imtihan sorusunu hesap günü ayetleriyle gördük.
Ayetlerde bize inananların ve inanmayanların ölümleri de anlatılır. Kur’an o ölüm anını üç grup üzerinden tarif eder ki, üzerinde tefekkür edilmelidir.
“Hele can boğaza dayandığı zaman; o vakit siz bakar durursunuz; o anda biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz; Mademki ceza görmeyecekmişsiniz, onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz. Fakat, ölen kişi Mukarrebun’dan ise ona rahatlık, güzel rızk ve Naim Cenneti vardır. Eğer o Ashab-ı Yemin’den ise; “Ey, sağdaki! Sana selam olsun” denilir. Ama yalancı ve sapıklardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır ve (sonu) cehenneme atılmaktır; Muhakkak ki bu Hakkal Yakıyn’dir; Öyleyse Rabbinin İsm-i A’zam’ı ile tesbih et.” (Vakıa; 83-96)
Vakıa Sûresi’nin son ayetleri ölüm anındaki farklılıkları böyle anlatıyor. Üç grup dikkatimizi çekiyor: Birisi Mukarrebun. Diğeri Ashab-ı Yemin, yani sağdakiler, sağ ehli. Üçüncüsü Mükezzibiyn daalliyn, yani yalanlayanlar sapanlar, soldakiler. Kur’an’ın bahsettiği sağ sol ve sağcı solcu tanımlarını “Sen Tanrı mısın?” kitapçığında geniş olarak açıkladık, lütfen oradan bakınız.
Vakıa Suresi’nin bu ayetlerinde bu üç grubun ölümleri, ölüm anları, ölürken karşılaştıkları muamele tarzları anlatılıyor. Aslında bu üç grup surenin başında bize tanıtılıyor, sure sonunda da “onların ölümleri böyledir” deniyor. Vakıa’nın bu ayetleri, hem üç ölüm halini anlatır hem de yalanlayanlara meydan okur:
Madem yalanlıyorsunuz, haydi biz alırken siz o canı vermeyin de görelim! Şimdi mühlet bitti, tercih yetkiniz kalktı. Madem birşey yapabileceğinizi sanıyordunuz, haydi şimdi almakta olduğumuz canı geri çevirin…
Böyle bir meydan okuma var. Bu ayetlerin bâtınî mânâlarının da ele alınması gerekir. Onları derinlemesine ele alma fırsatı olunca inşaAllah paylaşırız.
Şu kısma bir kez daha bakalım: “Hele can boğaza dayandığı zaman o vakit siz bakar durursunuz. O anda biz ona sizden daha yakınız.”
O anda biz ona sizden daha yakınız!
“O anda biz size daha yakınız” demiyor. O anda biz “ona” sizden daha yakınız. Bu ifadede çok önemli bir uyarı ve bir öğretiş vardır. “Ne”ye daha yakınız diyor, daha yakın olduğu ne? Buyuruyor ki; o anda biz orada bir şeye sizden daha yakınız ama siz göremezsiniz, siz bunu bilemezsiniz…
Vakıa Suresi’nde bize ölümleri birbirinden farklı üç grup açıklandı: Mukarrebun; biiznillah hayratta önde olanlar. Ashabı Yemin; mutediller, sağcılar. Ve Mükezzibiyn daalliyn; yalancılar sapanlar. Bize üç grub tarif eden bir başka ayet te Fatır Sûresi’ndedir:
“Sonra kullarımızdan istıfa ettiklerimizi (süzüp seçtiklerimizi) Kitab’a varis kıldık. Onlardan kimi nefsine zulmedicidir. Onlardan kimi Muktesid/Mutedil’dir. Onlardan kimi de Bi-iznillah hayrat’lar ile öne geçendir. İşte bu fazlu kebiyr’dir (büyük lütuf’dur).” (Fatır-32)
Amellerimiz için yol gösteren önemli bir ayet!
Bu ayette de üç grup var ama bunların üçü de Kitab’a varis kılınmış, her üçü de cennet müjdesi almış.
Varis kılındıkları kitap öncelikle Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim derken Mushaf’la birlikte Evren’i, Sistem’i, Din’i, Esas Kitab’ı, Ana Kitab’ı da düşünelim. Evren’e de varis kılınan üç grup: 1) Nefsine zulmedenler. 2) Muktesıdler; mutedil, orta yollu olanlar. 3) Biiznillah hayrat’ta ileri gidip öne geçen Mukarrebun. Biiznillah’la belirtilen bu hal öyle özel bir hal ki… Allah, bu gruptaki kullarına çok özel bir muamele yapıyor. Bunlar hayratta ileri geçen, önde olan Mukarrebun’dur. İşte bu Fazlu Kebiyr’dir, büyük lütuftur.
Efendimiz (SAV) bu ayetteki manayı iyi anlayabilmemiz için bir açıklama yapıyor. Ebu’d Derda radıyallahu anh’ın rivayetinde bu hadisin devamı da var. Hadisin ilk kısmından sonrası ondan gelen rivayete aittir.
Ebu Said radıyallahu anh’ten rivayetle Efendimiz (SAV) buyuruyor: “Ayette anlatılan üç grubun tamamı aynı makamdadır; hepsi cennettedir. Öncülere gelince, bunlar cennete hesap vermeden girerler. Muktesıd’lere gelince, bunlar kolay bir hesaptan sonra cennete girerler. Nefslerine zulmedenlere gelince, bunlar mahşer boyunca hapsedilirler. Sonra Allah onların eksikliklerini rahmetiyle telafi eder. Bunlar (bir ayette); ‘bizden tasayı gideren Allah’a aittir hamd. Rabbimiz Ğafurun Şekur’dur’ diyenlerdir.”
“(Adn Cenneti’ne girenler) dediler ki: Hamd, hazanı bizden gideren Allah’a aittir. Muhakkak ki Rabbimiz Ğafurun Şekur’dur.” (Fatır-34)
Hadiste bahsedilen üç gruptan özellikle bizi ilgilendiren bir grup var. İnşaAllah Pazartesi günü o grubun tefekkürüyle Fatiha Suresi’ndeki seyahatimize devam edeceğiz. Allah’a emanet olunuz.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi