HİÇ BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU

HİÇ BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU

Muharrem Günay 14 Temmuz 2010 Çarşamba 03:00:00
  Allah, kendisinin bilinmesini arzu etmiş ve bu kâinatı yaratmıştır. O halde, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri bundan öğüt alır” (Zümer Süresi, 9) Ayet-i kertmesi ile murad edilen, insanoğlunun, yaradılışının sırrını, hikmetini bilmesidir. Yaradılışın sırrını bilmek için o yaradılışın ve yaratılmışların kanunlarını bilmek, ilim sahibi olmak, “müspet” denen ilimleri öğrenmek gerekir. Bilen kişi her şeyden evvel Allah’ı bileceğinden, Allah’tan en çok korkan, en doğru yolda olan da o kimse, yani alim, bilgi sahibi olandır “Kullarından yalnız âlimler Allah’tan korkar. Allah şüphesiz aziz’dir, gafur’dur.” (Fatır Süresi, 28).
“Allah kendisinden başka ilah olmadığına ada-letle şahadet etti. Melekler ve ilim sahipleri de O’ndan başka ilah olmadığına şahadet ettiler.” (âli İmran/18)
“De ki: ‘Benimle sizin aranızda Allah Teâlâ’nın ve Kitab’ın ilmine sahip olanların şahitlik etmesi yeter.” (Ra’d/43)
Dikkat edildiğinde görülecektir ki, bu ayetlerde Allah Teâlâ (c.c) önce kendi zatından başlayarak birliğine şahadet etmekte, ikinci olarak melekleri, üçüncü olarak da âlimleri bu gerçeğe şahit göstermektedir. Bu ise, ilmin ve âlimin yüceliğini gösteren çok büyük bir delildir.
Kur’an-ı Kerim’de bir çok örnekler verilmiştir. Bu misaller her devre uygun, her zamanın olaylarına tatbik edilecek genişlikte ve ehemmiyette örneklerdir. Onları, verildiği şekilde ve birer müşahhas örnek’ten ziyade, zamanları aşan birer ibret dersi olarak mütalaa etmek lazımdır. Allah Ankebüd Süresinde buyuruyor ki: “Biz bu misalleri insanlar için zikrediyoruz, ama onları âlimlerden başkası düşünüp anlayamaz”…
Peygamber Efendimiz bir çok hadislerinde ilmin ehemmiyetine işaret buyurmuş, İslam’ın ilme verdiği önemi dile getirmiştir. Medine’yi, Ravza-i Mutahhara’yı ziyaret edenler görmüşlerdir. Peygamberimizin mübarek mezarlarının bulunduğu yerin arkasında dikdörtgen şeklinde bir saha, diğer mescit seviyesinden bir miktar yükseltilmiş, bir sofa şeklinde inşa edilmiştir. Orayı ziyaret bahtiyarlığına erişenler bu mahalde namaz kılmaya bilhassa dikkat ve itina gösterirler. Hicret’ten hemen sonra, Mescidi-i Nebevi’nin bir tarafına yapılan bu ”sofa” veya platform, İslamiyet’in ilk üniversitesi olmuştur diyebiliriz. Buraya gelen talebeler bu “suffa” da toplanırlar ve ilim tahsil ederlermiş. Onun için onlara “ehl-i suffa-ashab-ı suffa” demek adet olmuştur. Resulullah Efendimiz bir gün mescide girdiklerinde bir grup insanın Kur’an okuyup dua ettiklerini, başka bir grubun da ilim tahsil ettiğini görür ve der ki: “Hepsi de hayırlı iş üzerindeler. Bunlar Kur’an okuyup Allah’a dua ediyorlar. Allah dilerse onlara istediklerini verir, dilerse vermez. Şunlar da öğreniyor ve öğretiyorlar. Ben muallim olarak gönderildim” der ve ilim tahsil edenlerin yanına oturur… En büyük “muallim” Peygamber Efendimizdir. Kendisi bu muallimlik vazifesini tam yaptığına da Veda Hutbesi’ni irad buyururken orada bulunan insanları, o bahtiyar kimseleri şahit tutmuş, “Şahit ol Ya Rab” diyerek bu şahadetin Cenabı Hakka ulaşmasına dua etmiştir.
Resûlullah (a.s.m.) buyurmuştur: “İlim talebi her Müslüman’a farzdır. İlmi ehlinden başkasına veren, domuzlara cevher, inci ve altın gerdanlık takan kimse gibidir”… Burada hemen bazı müfsitlerin sapık iddia ve düşüncelerine de cevap vermek isterim. Onlar İslamiyet’in zuhuru sırasında müspet ilimlerin, mesela matematiğin, mesela fizik ve kimyanın mevcut olmadığını, dolayısıyla, burada zikredilenin sadece “Din ilmi” olduğunu, böylece, İslam’ın “müspet” denen ilimlerle alakasının bulunmadığını ileri sürerler. Böylece kafaları bulandırmaya, insanların düşüncesini saptırmaya çalışırlar. Bunlara en iyi cevabı gene Rasulullah Efendimiz vermiş, “İlim Çin’de de olsa onu arayınız – İlim talebi her Müslüman’a farzdır” demiştir.
Bize göre İslâm dünyasının en büyük problemi bilgisizlik ve cehalettir. İslam’a göre bir mü’min bildiği işi yapmalı ve yaptığı işi de iyi bilmelidir. Yarım imam dinden, yarım doktor candan eder sözü boşuna söylenmemiştir.
İslâm kadar ilme önem veren başka bir din yoktur. Kur’an-ı Kerim’de sadece ilim kelimesi yüz beş defa zikredilmiştir. Bu kökten gelen diğer kelime-lerle birlikte bu sayı sekiz yüz elli dokuzu bulur Ayrıca “akıl, fikir, zikr” gibi kelimeler Kur’an-ı Kerim’de çok zikredilir
İslâm’a göre ilim ve hikmet müminin yitik malıdır; mümin, yerine ve söyleyene bakmaksızın onu nerede bulursa almalıdır. Her kötülüğün, hatta küfür ve şirkin de başı bilgisizlik ve cehalettir İslâm dünyasının bu günkü perişan halinin sebebi de cehalettir. Küfrün ne demek olduğunu bilen bir kimse kafir olmaz Şirkin ne demek olduğunu bilen, Allah’a ortak koşmaz, Allah’tan başkasına ibadet etmez Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerim’de “Sakın ha cahillerden olma!” (el-En’âm, 6/35) buyrulmuştur Kur’an-ı Kerîm’in açıkça ifade ettiğine göre “Kulları içerisinde Allah’tan ancak âlimler korkar.” (el-Fâtır, 35/28)

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi