HAYAT VE YALNIZLIK – Kocatepe Gazetesi

HAYAT VE YALNIZLIK – Kocatepe Gazetesi

Serencam Serencam 11 Ağustos 2015 Salı 03:00:00
  Geçtiğimiz hafta rutin kontrollerim için gittiğim klinikte sıramın gelmesini beklerken yetmişli yaşlarının ortalarında ellerinde bastonları ile huzur dolu yaşlı bir çift girdi içeriye…
Yan yana iki sandalye aradı gözleri ve ben yan yana oturabileceklerini gösteren bir işaret yaparak bir yanımdaki sandalyeye oturdum.
Yaşlı kadın oturduğu an kolunu ovalamaya başladı, sağa sola kaldırmaya çalışıyor ve yüzündeki ifadeden acı çektiği anlaşılıyordu.
Yaşlı adam, eşi o hareketleri yaparken sadece kadının gözlerinin içine bakıyordu. Ve elini tutarak ‘‘iyi ki ben yanındaydım’’ dedi.
Yaşlı kadın: ‘‘olsun, olacağı varmış ama keşke seni dinleyip asansöre binseydik, o zaman bu başımıza gelmezdi’’ diye kolunun acısından ziyade eşinin sözünü dinlememesinin verdiği üzüntüyü yaşıyordu.
Bu sefer yaşlı adam eşinin kolunu tuttu ve yukarı aşağı hareket ettirmeye çalışarak ‘‘canın çok acıyor mu?’’ diye sordu.
Kadın hem üzgün hem de acısını bastırmaya çalışarak ‘‘Yok benim bir şeyim merak etme’’ dedi…
Biraz sessizlik oldu ve bir süre sonra yaşlı kadın, ‘‘buradan çıkınca sen aşağıda bekle, ben ilaçları alacağım arkadan’’ diyerek konuyu kapatmak istedi. Öyle ki canının acısından çok eşinin böylesine korkmasına sebep olduğu için kendini kötü hissediyordu.
Yaşlı adam, ‘‘seni şu saatten sonra bir daha yalnız bırakır mıyım?’’ dedi.
Kadın ısrarla, ‘‘bir şeyim yok bak göreceksin’’ demeye çalışsa da yaşlı adamın korkusu o titreyen ellerinin endişe ile daha da hızlı sallanmasından ve bunun anlaşılmaması için saklamaya çalışmasından hissediliyordu.
Birlikte el ele sıralarının gelmesini beklediler.
İşimi bitirip oradan uzaklaşırken bir süre silinmedi hafızamdan o sözler, o ihtimam, o zarafet, o sevgi dolu birliktelik ve bir ömrü birlikte paylaşmanın ve birbirine hala bu denli yakın olmanın verdiği huzur…
Yıllar önce lisede bir öğrenciyken öğrenim gördüğüm okulda ilk defa bir okul gazetesi çıkarılacağını duymuş ve hemen koşarak okul yönetimine ben de katılmak istiyorum ve eğer izin verirseniz darülacezeye gidip röportaj yapmak istiyorum demiştim. Okul yönetiminin görüşmeleri ve yazılı dilekçeler ile o izini almıştık. Ve ben o kapıdan girdiğim an bunun bir röportajdan çok daha fazlası olduğunu anlamıştım. Hiçbir şey not almamıştım. Soru soramamıştım zaten kimseye. Beni gördükleri an yıllardır yollarını bekledikleri evlatları gibi kucaklamışlar ve oradaki hayatlarından, arkadaşlarından, kendi elleri ile yaptıkları el işlerinden, torunlarından bahsetmişlerdi. En çok da ‘‘ah bir koşabilsem keşke neler yapmazdım’’ dediklerini hatırlıyorum. Yürümek değil bakın koşmak.. Öyle bir geç kalmışlık hissi vardı ki içlerinde belli ki bir şeyleri değiştirebilseler en çok kendilerini düşünecek ve belki de en büyük önemi sağlıklarına vereceklerdi.
Kısacası o gün hem geçmiş hem gelecek bir film şeridi gibi aktı gözümün önünden…
Özünde hepimiz yalnızız bu hayatta. Hayatımıza birileri girer; bazen kader ayırır bazen kaza. Bazen biz seçeriz yalnız olmayı bazen de o bizi seçer. İyi tarafları da vardır, zor tarafları da… Benim de en çok beslendiğim şeylerden biridir yalnızlık. Hani kendinle kalırsın, yazarsın, çizersin, içini dökersin, haftalardır eline yapışan kitabı bir çırpıda bitirirsin, kararlar alırsın, düşünür taşınırsın, kendine hak verir ya da çok kızarsın ama bir şekilde hesabı kapatırsın ya işte öyledir benim için… Ama sonra işte o sonralarda bir çift göz bir çift söz ararsın yanı başında… Kiminin sevdiğidir, eşidir o an ilk aradığı kiminin arkadaşı, dostu kiminde de ailesi… O yüzden her ne olursa olsun, her ne yaşarsa yaşasın insan kapatmamalı kapılarını kimseye, kırmamalı gönüllerini etrafındakilerin ve en çok da kıymetini bilmeli hala yanı başındayken sevdiklerinin…
Yolunuz sevgi, ışık ve zarafetle dolsun… Gökhan Dumanlı

BİR ANI

Psikiyatri asistanlığımın ilk aylarında Marmara üniversitesi tıp fakültesinde o sıra sabbatical için gelmiş olan Türk kökenli ABD’li bir psikiyatri profesöründen unutulmaz bir hayat dersi almıştım.
Poliklinikte ilk psikiyatri hastamı alıyordum. Hocam Daniel Nahum, sol köşemde oturuyordu ve benim hastamla görüşmeme tanıklık edecekti. Hastamı karşılad��m, buyur ettim, kendimi ve hocayı tanıttım ve görüşmeye başladık. Bir panik hastasıydı. Semptomlarının nasıl ve nerede başladığını, ne şekilde çoğaldığını sorgulayan dört dörtlük bir tıbbi görüşme yaptığımı düşünüyordum.
Sorulması gereken bütün belirtileri sormuş, hastalığın ne zaman ve nasıl başladığıyla ilgili ayrıntılı bir hikaye almıştım. Kendimden emin bir şekilde hastamı yolcu ettim.
Odaya döndüğümde hoca gözlerimin içine bakarak bir tek soru sordu: “Bu insan kim Kemal?”. Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü. Psikiyatri hekimliğimin ilk büyük dersini aldığım bu kıymetli hocama ki- kendisi artık bir dostum ve çeşitli uluslararası panellerde birlikte konuştuğum bir meslektaşımdır- hala minnet duyuyorum.
Evet, ben hastamın semptomlarını gayet güzel sorgulamış, ona bir psikiyatrik tanı koymuş ve doğru bir reçeteyle kendisini uğurlamıştım. Fakat gerçekte bu insan kimdi, ne yer, ne içerdi? Neye üzülürdü? Eşi dostu akrabası var mıydı? Nasıl bir sosyal çevreden geliyordu? Hayattaki ümit ve beklentileri nelerdi? İşte bütün bunları, onun sosyal dünyasını, anlam dünyasını es geçen, oralara bakmayan bir görüşme gerçekleştirmiştim.
Hocanın bana verdiği bu ders, meslek hayatım boyunca aklımdan hiç çıkmamıştır. İyi bir hekim hasta ilişkisinin sırrı, hastalarımıza “insan olarak” değer vermekten, onların yaşadığı ıstıraba saygı duymaktan ve bu ıstırabın onlar için biricik olduğunu anlamaktan geçer.
Kemal Sayar

HÜSAMEDDİN EFENDİ

“Otuz yıl oluyor. Bir gün, çalıştığım yer bir ışıkla aydınlandı. Bir güzel, bir hoş insan göreve başlamıştı. Hüsameddin Efen­di… Vakur, efendi, ciddi, görevine bağlı, az konuşan ama öz ko­nuşan, Anadolu’nun bütün güzelliklerini ve inceliklerini üzerinde toplayan bir insandı o. Genel Kurula odacı olarak verilmişti. Da­ha ilk günden itibaren çevrenin dikkatini çekti. Sevgi ve say­gısını topladı. Hiçbir gün kendisine söylenen sözü ikiletmedi. Büyük bir ciddiyetle, en kısa zamanda verilen emirleri yerine getirdi. Hüsameddin Efendi beş nüfuslu bir ailenin reisiydi. An­nesi, hanımı, iki kızı ve kendisi. Tek geliri her ay aldığı odacı maaşı idi. Başka yerden tek kuruşa sahip değildi. Ama O, ilk günden itibaren, tertemiz harcadı. Hangi malın nerden, nasıl, ne zaman alınacağını çok iyi biliyordu. Hiç kimseden şikâyet et­medi. Ne zamandan, ne insanlardan, ne mekânlardan, O her zaman saygılı, edepli ve zarifti. Suskundu. Beyaz bir kâğıt gibi suskundu. Başı önünde idi. Ama o suskunluğunda inanılmaz bir güzellik vardı.
Bir gün maaş alıyormuş, parayı cebine koyarken, Allah’ım şükürler olsun, Halil İbrahim bereketi ver, demiş. Arkadaşları kızmış, itiraz etmişler. Yahu demişler, aldığın üç kuruş para. Nasıl olsa iki üç gün sonra bitecek. Neyine şükrediyorsun. Hüsameddin Efendi, hiç hiddetlenmeden her zamanki edep, vakar ve inceliği içinde, “arkadaşlar demiş, söylenen söz vücut bulur. Siz üç günde biter derseniz, üç günde biter. Ben şük­rettim, bereket diledim. Göreceksiniz, Allah’ın izniyle bu bana yetecek, ay sonu gelecek, artacak bile” Ne demiş atalarımız, hayır söyle işine, hayır gelsin başına…
Ve gün geldi, Allah, Hüsameddin Efendiye her şey verdi. Evi oldu, onu güzelce döşedi. Bir kızını okuttu, evlendirdi. Şimdi ikinci kızını okutuyor. Annesine hürmet ve ilgisini her zaman devam ettirdi. Bir dediğini iki etmedi.
Kaç kere sormuşumdur ay sonlarında, ihtiyacın var mı? Bir eksiğin var mı? Hep aynı cevabı verdi. Efendim, Allah’a sonsuz şükürler olsun. Her şeyim var. Ve söylenen sözün en güzel şe­kilde tecelli ettiğini onda gördüm. Bir gün, hâli vakti yerinde, ma­lı mülkü yedi sülâlesine yetecek bir arkadaşımız pahalılıktan, zamlardan şikâyet ediyor, söylenmedik söz bırakmıyordu. Bir ara açlıktan bahsetti. Kapkara sahneler çizdi. Hüsameddin Efendi çayları getirmişti. Dağıtıyordu. İster istemez kulak misafiri olmuştu. Yakınan arkadaşa döndü, “Efendim dedi. Hiç üzül­meyin, yakında aybaşı geliyor. Ben size yardım ederim”.
Bir gün elinde uzun bir kutu gördüm. Sordum nedir diye, bebek efendim dedi. Ama dedim, senin kızların çocukluk dö­nemlerini bitirdiler. Neye lâzım olacak. Verdiği cevap, o ce­vaptaki incelik beni yıllardır düşündürüyor. Düşündükçe, ona olan saygım daha çok artıyor. “Kızım küçüktü dedi. Herhalde arkadaşlarından görmüş olacak. Yatınca gözü kapanan bebek­ler vardır. İşte benden onu istedi. O yıllarda ev yaptırıyordum. Almam imkânsızdı. Kendisine uygun bir lisanla anlattım. Peki dedi. Kabullendi. Aradan yıllar geçti. Bir gün Gima’ya alışveriş için gittim. Baktım bir köşede o bebeklerden var. Müsâit fiyata, alabilirim. Düşündüm taşındım. Kızım büyüdü ama belki içinde ukde kalmıştır. O ukdeyle hayata atılmasını istemedim. Aldım. Götürdüm. Kızıma verdim. Tahminimin üstünde bir sevinç ve ilgiyle karşıladı. Günlerce memnun oldu”. Bilmiyorum sizler nasıl karşılayacaksınız. Ama beni çok duygulandırdı. Zaman zaman gözlerimi buğulandırdı. Şu yaşadığımız toplumda kaç trilyonerin aklına bu incelik gelir. Bilemem. İşte bizim Hüsameddin Efen­dimiz böyle duygulu, düşünceli, zarif bir insandı. İnsanlarla iliş­kilerini her zaman en güzel şekilde ayarlıyordu. İnsanlara ne çok uzak, ne çok yakındı. Orta yolda, insanca, efendice götü­rüyordu. Anadolu türküsündeki gibi, çok muhabbetin tez ayrılık getireceğini biliyordu, onun idrâki içinde idi. Özdemir Asaf, bu ince noktayı ne güzel anlatmıştı:
Bana yakın geldin dedi vurdu
Bana uzak kaldın dedi vurdu
Adlarını sordum
İnsan dediler…
Evet, yaşamak, manevî yönüyle, sosyal ve psikolojik yönüy­le, ekonomik yönüyle bir ince, bir güzel sanattı. Ve nâdir in­sanlar bütün imkânsızlıklarına rağmen onu en güzel şekilde gö­türüyorlardı. Şikâyet kolaydı. Hem de çok kolaydı. Hayattan, in­sanlardan, varolmaktan, yaşamaktan şikâyeti, herkes çok kolay­lıkla yapabiliyordu. Hatta bunu bir yaşama üslûbu haline geti­renler vardı. Bir ağızları açılmaya görsün. Sabahlara kadar ko­nuşsalar, yakınsalar doymuyorlardı. Bir hastalıktı, bir pislikti bu. Ama farkında değillerdi. Bunun kimseye faydası olmayan, yararı bulunmayan aptalca bir iş olduğunun farkında değillerdi. Onların meşgalesi olmuştu. Şikâyet… Hep şikâyet… Deşarj oluyoruz di­yorlardı. Oysa hep eksilerle, negatiflerle dolduklarının, içlerinde yeşermeye çalışan filizi boğduklarının bilincinde değillerdi. İn­sanların en büyüğü, en güzeli, en yücesi ne buyurmuştu: “Ya hayır söyle, yahut sus…” Evet efendim, bir bu hadisi günlük yaşantımızda uygulasak ne güzel, ne muhteşem sonuçlar ala­caktık…” Sabri Tandoğan

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi