GERÇEKTE “VAR” OLANI VE GERÇEKTE “YOK” OLANI TANIMLIYORUZ

GERÇEKTE “VAR” OLANI VE GERÇEKTE “YOK” OLANI TANIMLIYORUZ

Mustafa Yılmaz DÜNDAR 21 Eylül 2017 Perşembe 13:31:57
 

-35-
Vehim nuru aynasına yansıyan kalıba bir özelliği nedeniyle aciz demiştik. Ona “aciz” denilmesi “güç”le ilgilidir. O kalıba “güç” açısından bakılmış ve ona “güç” bakımından aciz denilmiştir. Bu kıyası insanlar arasında yaparsanız “az güçlü çok güçlü” diye bakar, az güçlü olana aciz dersiniz. İnsanlar arasında bu bakış açısı doğrudur, ama Kul’la Allah arasında yanlıştır. Kul’la Allah arasında VAR ve YOK kıyası yapılır, daima. İki “var”ın kıyası yapılmaz. Güç için de bu böyledir. Dolayısıyla kul için “aciz” denildiğinde o az güçlü, Allah çok güçlü kıyası olmaz. Bu durumda VAR ve YOK geçerlidir: Allah’ta güç var, Kul’da yok. “YOK” olduğu için kul acizdir, az güçlü olduğu için değil. “YOK” olduğu için âciz olan güçsüzdür, gücü yoktur, ona ait bir güç mevhumu yoktur; kul bu yüzden âcizdir. Dolayısıyla kul için kullanılan aciz kelimesi güç açısından yetersiz, gücü az gibi değildir, “YOK” manasınadır ve böyle kullanılmalıdır. Dualarda ve yönelişte de bu çok önemlidir.
Cennetin altındaki hazine

Şimdi o yansımanın acizliğini bildiğimiz bir şeyle anlatalım. Yansımanın acizliğini vehim nuru noktasından başlayarak gerçek manada nasıl dile getiririz? “Ve la havle ve la kuvvete illa Billâh” diyerek. Bu seslenişin başladığı nokta, vehim nuru aynasında kalıbın kalb olduğu andır, o andan itibarendir. Kalb olduğu an o âcizdir: Ve la havle ve la kuvvete illa Billâh. Ve la havle ve la kuvvete illa Billâhil Aliyyil Aziym…
Efendimiz (SAV), Hazreti Ali efendimize buyurdular ki; “Yatmadan önce on kez “la havle ve la kuvvete illa Billâhil aliyyil aziym” demen cennette yerini hazırlamana vesiledir.”
Bu sesleniş demek ki bu kadar önemli. Ama bu açıkladığımız idrakla. Bu idrakla söylediğiniz zaman böyledir. Neden?
Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan rivayetle Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdular: “Dikkat et, sana cennetin altındaki hazineyi bildiriyorum; la havle ve la kuvvete illa Billâh.”
Çünkü bu kalb için işin başından gelen bir özelliktir ki o âcizdir. Kalb âcizdir. Bu yüzden daima bu acziyetin şuuru, bilinci ve itirafı gerekiyor.
Hamd ve şükür motorları!
Yansımanın acizliği böyle kavranıldığı zaman, bu idrak, bu kavrayış kişide çok önemli iki motoru birden devreye sokar. Birden! Sizde yeni bir hayat başlatan bu motorun çalıştığını nasıl hissedebileceğimizi, bu idrakı ve o motorlar çalışınca olacakları konuşacağız. Bu yeni hayat nasıl başlar? Siz dikkat eder ve her halinizi süzgeçten geçirirseniz o yeni hayat başlar. Yeni nesiller bilmez, bizim gençliğimizd su sıkıntısı çok olurdu, çeşitli yerlerden gider su bulurduk. O suları kullanmak için hepsini tek tek süzgeçten geçirmek ve kaynatmak zorundaydık. Onun gibi, temiz bir hayat için hayatının her anını süzgeçten geçirmek zorundasın.
Yansımanın acizliğinin idrakı oluştuğunda devreye giren bu iki motor Hamd ve Şükür motorlarıdır; onlar devreye bu idrakla girer. Sen farkında ol olma, bu idraktaysan onlar çalışır, sen bu idraktaysan kendiliğinden çalışırlar, sen bu idraka gelince onlar çalışır. Hamd ve Şükür çalışınca sende şükür ve hamd hali ortaya çıkar. Hal olarak ortaya çıkar ve o hal dil ile yapılan zikrullahdan ileridir, zikrullahın bir üst mertebesidir. Zikrullah üç aşamalıdır; dilde, halde ve fiilde zikrullah. Zikrullahın fiile geçmesi için hal şart. Halden sonra o artık fiile dökülür. Hal ve fiili bu yüzden birbiriyle sürekli test etmek gerekir. Neden sürekli test? İstikrar için. Yolda istikrar için…
Hamid esması idraktır,
Şekur esması ameldir

Yansımanın acziyetini idrak etmekle birlikte kişi fark etse de etmese de Esma Âlemi’ne giriş yapmış olur. Zihninize altını çizerek kaydedin lütfen, kişi bu idrakla “insani kesret”ten (kesretin zulmetinden) “esma kesreti”ne geçer. İnsani kesretten Esma Kesreti’ne geçiş, Hamîd ve Şekûr esmalarının kişide hâle dönüşmesiyle (hâl olmasıyla) olur. Bahsettiğimiz manada yansımanın acziyeti idrakı kişide sabitleşince, o kulda Hamîd ve Şekûr esmaları hâl olur. Ham��d ve Şekûr esmaları onun hâli olunca kul esma kesretine geçer, eğer bu hâli bozulursa esma kesretinden çıkar. O yüzden bu halde istikrar çok önemlidir. Esma kesretine istikrarlı olarak geçti, peki sonra? Esma kesretinden kurtuluşun da, Tevhid yaşantısına geçişin de temelini hep Hamîd ve Şekûr esmalarının hâli oluşturur. Bu hâl sabittir yani o bina bu hâl üstündedir, işin temeli bu hâldir: Hamîd ve Şekûr esmalarının hâli. Ancak “Hamîd ve Şekûr” esmaları ile ilgili önemli olan husus şudur: “Hamîd ve Şekûr” esmaları ayrı ayrı düşünülmemelidir, onlar ayrı ayrı tefekkür edilmemelidir. Şekur esması ancak Hamid esması idrakıyla yaşanabilir. İkisi ayrı ayrı çalışmaz, ikisinin ayrı çalışması kula fayda sağlamaz, hatta bu iki esmadan biri ağır basarsa kul sapabilir, kulun idrakı sapabilir. Bu durumda o saptığı halde kendisini doğruyla meşgul, doğruyu yapıyor zanneder. Bu nedenle, “Şekûr ve Hamîd” esmaları birlikte düşünülmeli, birlikte ele alınmalıdır. Nasıl bakılmalı ki bu esmalar birlikte olabilsin? Şöyle: Hamid esması idraktır, Şekur esması ameldir. Dolayısıyla, “âmenû ve amilüs sâlihâti” hali gereği, Hamid esması idrakıyla Şekur esması ameli yapılırsa bunlar birlikte olur. Bu durumu daha iyi anlamak üzere iki ayete bakalım. Zahiren çok kolay olan bu ayetleri lütfen derinlemesine incelemek üzere meallere tefsirlere bakın, düşünün, kendinize ve kendiniz olan kütüphanenize bakın, onu genişletin, paylaştıklarımızı ilerletme adına bunları lütfen yapın. Kur’an’ın faydalarından birisi de budur; bir şeyi anlamak için ayetlerden yararlanırsanız, ayet tefekkür ederek o işi anlamaya çalışırsanız hem o şeyi anlarsınız, hem birçok şeyi anlarsınız inşaAllah. Şimdi tefekkürümüz için şu iki ayet paylaşalım ki inceleyip hazinemize kazandıralım, inşaAllah.
Ankebut Sûresi 63: “Yemin olsun ki, eğer onlara semadan suyu tenzil edip de “ölümünden sonra arzı kim diriltti?” diye sorsan “elbette Allah” diyecekler. De ki; elhamdülillah. Hayır, onların ekseriyeti akletmezler.”
Lukman Sûresi 25: “Yemin olsun ki, eğer onlara “semavatı ve arzı kim yarattı?” diye sorsan, “elbette Allah” diyecekler. De ki; elhamdülillah. Hayır, onların ekseriyeti bilmezler.”
 Bu ayetleri değerlendirelim inşaAllah.
Kişinin “kendini hissetmesi”

Bu noktada konuyu değiştirip tefekkürümüze yeni bir soruyla devam ediyoruz: Sendeki tek gerçek nedir? “Sen bir yansımasın, sen bir hayalsin, sen bir ilmi suretsin” gibi cümleleri okuyup dinleyince kişi der ki “demek, bendeki hiç bir şey gerçek değilmiş.” Evet ama kulda yani bizde gerçek olan bir şey var. Sendeki o tek gerçek “kendini hissetmen”dir. Tek gerçek budur; kendini hissetmen. Bununla ilgili önemli bir hususu basamaklarıyla ele alalım. “Hissetme”yi fark edip düşünmenle birlikte kendini hissetmen “Kendini Hissetme Duygusu”na döner, o bir duygu olur. Kendini hissetmen kendini hissedip düşünmenle birlikte “Kendini Hissetme Duygusu”na dönüşür, bir duygu hissedersin; fark ettiğin için artık o bir duygu olur. İşte bu duygudur ki kulda sapmaya müsait alanı oluşturur. Bütün bunlar (kendini hissetmenin duyguya dönüşmesi süreci) o kadar hızlı olur ki, onları bu anlattığımız şekilde ayırt etmen mümkün olmaz. Bu yüzden, bu paylaşımlarımızla onları ayırt etmenin ilmini, yöntemini oluşturmaya çalışıyoruz. Normalde insanlar bu konuyu fark edip, önemseyip üstüne düşünmez. Bu konuları önemsemezler, onlar için bu önemli değildir.
Kendini hissetmen “Kendini Hissetme Duygusu”na dönüştüğünde hemen sonra, hemen sonra kendini “ne hissettiğin” devreye girer, bu basamak oluşur. Bakın üç aşama: 1) Kendini Hissetme: Esas gerçek bu ve bu gerçekten uzaklaşıyorsun. 2) Kendini hissetmeni fark ettiğin anda o kendini hissetme duygusu haline geldi. 3) Ve hemen, hemen akabinde kendini ne hissettiğin devreye girdi.
Şimdi lütfen dikkat edin, gerçekte var olan ve gerçekte yok olanı tanımlayacağız: Var olan “kendini hissetmen”dir, yok olan “kendini ne hissettiğin”dir. Esas gerçek olan, Evvel Ahir Zahir Batın olan, Ehad Samed olan “kendini hissetmen”dir ki bu var, VAR budur. Hatta ona “var” demek bile yanlış olur, ona ancak kul olarak bakıp “var” diyebiliriz. Zira sahibi açısından, ona “var” demek sınır oluşturur. Çünkü kul bir şeye “var” dediğinde onun sınırını çizer. Bu yüzden, “kendini hissetme”ne kul bakışıyla “var” diyebilirsin, ama sahibi açısından o kelime bile orada doğru olmaz. Peki, yok olan nedir? Yok olan ise senin “kendini ne hissettiğin”dir. Şuna lütfen dikkat edelim: Senin kendini ne hissettiğin yerde, sen o haldeyken kendini Yaradan bile hissetsen bu bir sapma noktasıdır ve yanlıştır. Böyle bir şey olamaz. Niye uyarıyorum? Böyle idraklar çoktur. Ama onların bu işten haberi yoktur. Allah Allah’tır, Kul Kul’dur. Kul Allah olamaz. Dedik ki, “kendini hissetmen” ve bir de “kendini ne hissettiğin” var, işte sen “kendini ne hissettiğin” o yere tefekkürünle Yaradan’la ilgili bir şey bile koysan, yani o boşluğu doldurmak için oraya ulvi kelimeler, cümleler yazsan bile o bir sapmadır. Çünkü onların hepsi zandır. Kendini ne hissettiğinle ilgili herşey zandır. Bu kutsal bir zan olabilir, ama sonuçta zandır. Peki, gerçek nedir? Gerçek (tek gerçek) kendini hissetmendir. Ancak, kendini ne hissettiğin o kadar baskın ve kuvvetlidir ki bu yüzden sen kendini hissetmeni de o sanarsın. Bu cümleyi yakalayalım: Kişinin “kendini ne hissettiği” hal o kadar kuvvetlidir ki o hali kişi “kendini hissetmesi” zanneder.
Bunu tefekküre ve somutlaştırmaya devam edeceğiz.

İNŞİRAH -35-

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi