“FATİHA İLE FETİH” YAZILARI – 59

“FATİHA İLE FETİH” YAZILARI – 59

Mustafa Yılmaz DÜNDAR 29 Ağustos 2018 Çarşamba 13:44:05
 

DÛNİHİ ALGI VE BİLLÂHİ ALGI
ARASINDAKİ ÇİZGİYE DİKKAT
Bu yolda “öfke” çok önemlidir. Âyet ve hadisler bize “öfkelenmeyin” der. Kişi soruyor, hiç mi öfkelenmeyeceğiz? Şöyle: Eleştireceksin de, kızıp öfkeleneceksin de. Ama bir çizgi var, ona ulaşıp onu geçince! DûniHİ algı ve Billâhi algı arasında bir çizgi var. Siz dûniHİ algıdan Billâhi algıya geri dönüşsüz geçinceye kadar, önce dûniHİ algı ile yaptıklarınızı terk edeceksiniz. Eleştirmekmiş, kızmakmış, öfkelenmekmiş ne varsa terk edip Billâhi algıya geçeceğiz. Bu tarafa geçince, Billâhi algıda öfkelenmek ayrıdır, kızmak ayrı şeydir, eleştiri de. Bunlar o zaman hatta sevaptır, ibadettir. Ama şimdi bizim “eleştiri, öfke, kavga” dediğimiz şeyler küfür alanına ait. Önce orayı tümden silmek gerekiyor. Yenisini yapmak için Billâhi tarafa atlamak gerekiyor. O tarafa atlamadan yenisi inşa edilemez, tanrılar şirketinin üyesiyken olmaz. Çünkü onların en önemli faaliyeti didiklemek! Ve o şirktir, çok tehlikelidir. Kendimizi bu faaliyetten mutlaka kurtarmalı, birbirimizi Allah rızası için uyarmalıyız. Buraya küçücük bir not ekleyelim, konu dışı gibi ama önemli. Vereceğim örnek bayanlarla ilgili gibiyse de yalnız bayanları değil, herkesi kapsıyor. Hadislerde “ailesine hayrlı olan, onu memnun eden erkek” önemsenir ve önerilir.  Bunu duyan hanımefendi kocasına “sen hayrlı bir mü’min değilsin, benim her şeyime karışıyorsun, beni hiç memnun etmiyorsun” veya erkek eşine “sen hayrlı bir kadın değilsin, bana şöyle şöyle davranıyorsun” derse olmaz. O hadislerdeki hayrlı olma ölçüsü dünyalı bakışa ait değil, böyle bakmayın. Siz küfür dünyasına ait taleplerde bulunun, kocanız karşı çıkınca hayrlı olmayan adam olsun, öyle mi? Memnun etmesi için sizin cehenneme hızlı gitmenizi mi çabuklaştırması lazım? Ona mı iyi adam diyorsunuz, size göre hayrlı adam o mu? Kur’ân’ın ve hadislerin dediği o değil. Eğer bir eş, bahsettiğimiz hayat tarzı ve ibadetlerle ilgili telkinlerde bulunuyorsa, eşini o idraka ve yaşantısına teşvik ediyorsa hayrlı olan odur, eşler olarak birbirimize böyle bakmalıyız. Heva ve heveslerimize göre hayrlı insan tespit edemeyiz. Kur’ân’a göre olacak. Ayetler ve hadisler “amentü Billâhi ve Rasûlihi” diyenler içinse, öyle yapacağız.
TANRILAR ŞİRKETİNİN
 ORTAKLARININ DİLİ ŞİKÂYETTİR,
 ONU YAPANA DA KUR’ÂN ŞAKİ DER
Tanrının en prestijli işine dönelim. Didiklemek! Bunda ne var, didiklemek ne getirir? Didiklemede lezzet var, karşılıklı lezzet alış var. Adına sohbet derler, birlikte saatlerce bu işi yaparlar, bunu iyi yapanlara sosyal adam derler. Dikkat edin, bu işin içinde bir sürü kişiyi esfele safiliyne sabitleyen dûniHİ algı tuzağı vardır. Bir kişiyi, bir şeyi didikliyor olmak sonuçta bir dil oluşturuyor, şikâyet dili! Bu kişi artık her şeyden şikâyet eder; ufak tefek, büyük küçük ama sürekli şikâyet. Ve bu işi şirket ortaklarının hepsi yaptığı için şikâyet göze batmaz, onlara göre şikâyet normal bir şeydir. Hatta birisi şikâyet etmiyorsa o bir şey anlamayan bir salaktır, “zaten vurdumduymaz, bir şey anlamıyor, niye şikâyet etsin?” diye düşünürler. Oysa şikâyet şakî olanın dilidir. Böylece Kur’ân’ın “şakî” dediğini de öğrendik: Tanrılar şirketinin ortaklarının dili şikâyettir, onu yapana da Kur’ân şaki der. Şikâyet, îman, sâlih amel ilişkisine bakacak olursanız, şikâyetin aslında Âmentü Billâhi ve Rasûlihi îmanına uymadığını net görürsünüz. Sâlih amel, açıkladığımız Billahi îmana uygun davranışların adıdır. Böyle bir îmanı deklare ettikten sonra birileri üzerinden Allah’ı şikâyet doğru olur mu? İyi baktığınızda görürsünüz ki her şikâyetin hedefi Allah’tır, her şikâyette şikâyet ettiğiniz Allah’tır. Ne yazık ki bunu yalnızca inananlar fark etmiyor, imanlarıyla perdelendikleri için. İnanmayan Allah’a nefreti yüzünden bunu açık söyler; “biz Allah’ı eleştiriyoruz, nefretimiz Allah’a” der. Aynı didikleme ve aynı şikâyeti mü’min de yapar ama farkında değildir. Bir mü’min olarak bir şakînin yaptığını yapıyorsak olmaz. Biliyoruz ki Muhammedî olanın yaptığını başkası yapamaz, başkasının yaptığını da Muhammedî yapmaz, yapmamalı. O çok açık söylüyor;  ben Allah’a ve inananlara kızgınım, benim şikâyetim onlardan. Şikâyet ettiğinizde bir inanan olarak siz de bu işi yapıyor ama îmanınızla perdeleniyorsunuz, Allah’ı didiklediğinizi, onu şikâyet ettiğinizi fark etmiyorsunuz. Ama Kur’ân onu kim yapıyorsa ona şakî diyor.  Bu saydığımız vasıfların temelindeki sebep nedir, onu Kur’ân öğretir. Âmentü Billâhi ve Rasûlihi prensiplerine ve buna uygun hayat tarzına, sâlih amel yaşantısına uymamakla ortaya çıkan vasıflar için bizi uyaran âyetler Mâide Sûresi’nin çok iyi bildiğimiz âyetleridir.
ALLAH’IN HÜKMETTİĞİYLE HÜKMETMEMEK NEDİR? AYETLER NE DİYOR?
“…Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Mâide-44)
Kâfiri tarif etti. Sebep ne? Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmemek.
“…Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (Mâide-45)
Zâlimi yani hak yiyeni de tarif etti. Sebebi aynı.
“…Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.” (Mâide-47)
Bu üç âyet, Allah’ın hükmettiğiyle hükmetmemek sebebiyle kâfir, zâlim ve fâsık olunduğunu söyler. Allah’ın hükmettiğiyle hükmetmemek nedir? Kullandığımız dille söyleyelim: Kim Allah’ın inzal ettiğine göre inanmaz, o inanç gereği hayat tarzı oluşturmazsa yani Allah’a kulluk yapmazsa kâfir, zâlim ve fâsık olur. Özeti budur. Eğer kişi Allah’a kulluğu tercih etmezse onu Kur’ân şöyle tanımlıyor: “Mü’min olan, fâsık olan gibi midir? Eşit olmazlar.” (Secde-18)
Ayet diyor ki: Size fâsığı, kâfiri, zâlimi anlattık, kâfir, zâlim ve fâsık olma sebeplerini söyledik. Sakının, Allah’tan ittika edin. Çünkü Âmentü Billâhi ve Rasûlihi diyen ve buna göre bir hayat tarzı oluşturan ile bunu reddeden/fâsık bir/eşit olmazlar. Eşit olmadıklarını bir başka âyetten görelim:
“Yoksa, seyyie ile meşgul olanlar, kendilerini îman edip sâlih amel işleyenler gibi kılacağımızı mı, (yani) hayatlarında ve ölümlerinde bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar.” (Câsiye-21)
HASENE BİLLÂHİ ANLAMDA MEŞGUL
OLMAKTIR, SEYYİE DÛNİHİ ALGI VE
ZANLARIYLA MEŞGUL OLMAKTIR
İşte böyle eşit olmazlar. Meâl olarak “seyyie” ile meşgul olanlar tabirini kullandık, çünkü “seyyie” Kur’ân’a ait bir tanımdır. Eğer “kötü işlerle meşgul olanlar” denirse bu Muhammedî bir tarif olmaz. Her okuyanın kendine göre bir kötü tanımı olabilir. O zaman der ki ben kötülük yapmadığım için bu âyetin dışındayım. Hayır! Âyette anlatılan “seyyie” ile meşgul olanlar, dûniHİ algı ve zannlarıyla meşgul olanlardır. Hasene Billâhi anlamda meşgul olmaktır, seyyie dûniHİ algı ve zanlarıyla meşgul olmaktır. Ayet diyor ki, müstakilen varım ve muhtarım iddiasında bulunup buna göre hayat tarzı oluşturan ile amentü Billâhi ve Rasûlihi diyen ve buna uygun yaşayan farklıdır. Bu iki grubu biz hayatlarında ve ölümlerinde bir tutmayız, aynı olmazlar. Bu âyet bize bir hadisi de hatırlatır: Efendimiz (SAV) buyuruyor: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz, nasıl dirilirseniz huzura, hesaba öyle gelirsiniz.” Hadisi âyetlerle birleştirmek idrakı kuvvetlendirecektir inşaAllah. Allah’a kulluğu tercih etmeyenler için Kur’ân ne diyor, bunu görelim ki korkumuzu, sakınmamızı, ittikamızı artırsın, tercihimizi kuvvetlendirsin ve daim olsun (âmin).
Tevbe-28: “Ey îman edenler, müşrikler ancak pisliktir.” Kur’ân onlar için bunu kullanıyor: Müşrikler ancak pisliktir. Müşrik kimdi? Tanrılar şirketinin ortağı. Allah’a karşı tanrılar şirketi kurmuş o sözde ortaklar ancak pisliktir. Şimdi şu âyetteki örneği dikkatle anlamaya çalışalım:
“Dileseydik, elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevâsına (dûniHi algısına ve zannlarına) tabi oldu. Artık onun misali şu köpeğin misali gibidir; üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, terk etsen de dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan (Allah’a kulluk etmeyi reddeden) kavmin misali böyledir. (Sen bu) kıssayı anlat, belki tefekkür ederler.” (A’râf-176)
KULLUK YAPAMAYANLARIN
KÖPEĞE BENZETİLEN HALLERİ
“Sen bu misali bir anlat, belki tefekkür ederler” diyor. Allah’a kulluk yapmayı tercih etmeyenlerin hali köpeğin bir özelliğine benzetiliyor. Burada kınanan köpek değil, halifetullah olduğu halde köpeğin o özelliğine uygun yaşayan kınanıyor. O yaşantının hali köpeğin soluyuşuna benzetiliyor. Köpeğin diğer hayvanlarda görülmeyen kendine has bir soluyuşu vardır, bu örnek verilmiş. Yorulsa dilini sarkıtır solur, kendi haline kalıp dinlense yine dilini sarkıtıp solur. Bu örnek veriliyor; yorsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da. Köpek neden böyle yapıyor diye incelendiğinde bulunan önemli bulgulardan birisi devamlı bir tedirginlik ve huzursuzluk. Eğer kişi her halinde huzursuzsa, hep Allah’a karşı isyan ve şikâyetteyse, hep hayattan ve Allah’tan acı çeker halde ise hali buna benzetilmiştir. Bunlar kulluk yapmayanlardır. Allah’a kulluk yapanların kalbleri tatmin olur, onlar şükrü, hamdı, sabrı öğrenir, güzel nedir öğrenir, onların arzu ve istekleri değişmiştir.
A’râf-179: “Andolsun, biz cinler ve insanların birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalbleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağıdırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”
Enfâl-22: “Muhakkak ki; Allah indinde canlıların en şerlisi akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”
Ayette anlatılan fiziksel sağırlık ve dilsiz olmak değil. Önceki âyet açıklamıştı, onların kulakları var ama işitmiyor, gözleri Hakk’ı görmüyor, dilleri doğruyu söylemiyor. Onlar böyle tanımlanıyor: “Muhakkak ki Allah indinde canlıların en şerlisi akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir” dediği onlardır.
Enfâl-23: “Eğer Allah onlarda bir hayr bilseydi elbette onlara işittirirdi. Şayet onlara işittirmiş olsaydı (bile) onlar arkalarını dönerek yüz çevirirlerdi.”
Enfâl-55: “Allah indinde canlıların en şerlisi kâfirlerdir. (Artık) onlar îman etmezler.” Allah’a kulluk yapmayı tercih etmeyenler hayvanlardan daha aşağı, canlıların en şerlisi olarak tanımlandı.
“İyyâKE na’budu” ayetini tefekkür ediyoruz, “İyyâKE na’budu” halinin Allah indinde ne kadar önemli ve makbul bir şey olduğunu fark edin. Fâtiha’da ne dediğimizi, Rabbimizin ne öğrettiğini, bize neyi söyletiyor olduğunu görün. Hiç farkında olmadan söylediğimiz “İyyâKE na’budu VE iyyaKE nestaıyn” ayetinin önemini anlamaya çalışalım ki Fâtiha’yı bu önemle sevelim ve okuyalım. Ayetteki “hayvanlar gibidir” ifadesinde da hayvan kınanmıyor. Halifetullah özelliğine sahip olduğu halde öyle yaşamayan insan kınanıyor. Halifetullah özelliğine sahipken hayvan gibi yaşayan elbette onlardan aşağı kabul edilir.
Furkân-44: “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hâyır, onlar hayvanlar gibidir, hatta yol itibariyle daha sapkındır.” Allah’a kulluk yapmayı tercih etmeyenler bu âyette de hayvanlardan aşağı görüldü.
Bakara-6: “Gerçek şu ki kâfir olanları uyarsan da uyarmasan da birdir, (onlar) îman etmezler.”
SANMAYIN Kİ, İKİ TAKIM VAR, BİRİSİNİN
 KAPTANI ALLAH, DİĞERİ DÜŞMAN TAKIMI!!
Bu âyetler hep kesret dilindeydi. Sonra onlarla ilgili tevhid dilini de âyetlerden paylaşacağız. Eğer kesret dilini anlamazsak, bu hayatı bir futbol maçı gibi düşünürüz, zannederiz ki iki takım var; Allah bir takımın kaptanı, karşısında da bir düşman takım var. Unutmayın, her iki takımın da sahibi Allah’tır. Kesret dilinin bir amacı amel çıkarmamızdır, diğer amacı olayı anlayabilmemizdir. O öyle bir dil. Bir de tevhid dili var, ona ulûhiyet dili de diyoruz. Amel edebilmemiz için kesret dili, imanımızda sapmamamız için ise ulûhiyet dili kullanılır. Bu iki dil mana olarak birdir, beraberdir, “ya o veya bu” değildir, bir ve tektir. Zaten Kur’ân’da anlatılan manalar dünyaya inmeden önce tek mânâ idi, aslı tek dil idi. O mânâ dünyaya inince, dünya hayatı gereği kesret dili ve tevhid dili var…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi