ETKİLİ İLETİŞİMİN DOĞRULARI VE YANLIŞLARI

ETKİLİ İLETİŞİMİN DOĞRULARI VE YANLIŞLARI

İnsanlar arasında bilgi, duygu ve düşünce paylaşımları, konuşmak, tartışmak ve hatta kavga etmek bile iletişimi oluşturur. Doğası gereği iletişim kurmak insanın en temel ihtiyaçları arasındadır. Aile, iş, arkadaş, eş, çocuklar, komşular bireyin iletişim kurduğu ilk birimlerdir.
Her birimle farklı iletişimler kurmak, bu iletişimleri dengede tutmak, anlaşılır, algılanabilir olmak; kişinin bireysel, psikolojik, sosyal konumunu belirleyen gerekliliktir. Kurulan bütün iletişimler olumlu olmayabilir.
Birisiyle kavga etmek, ağız dalaşına girmek de bir iletişim şeklidir. Olması gereken, her alanda her birimle sağlıklı iletişim kurmayı başarmaktır. Sağlıklı iletişim kurmanın olmazsa olmaz doğruları vardır.
Bunlardan başlıcaları ise; Doğal olmak, anlayışı elden bırakmamak, egolara yenik düşmemek, saygılı olmak, empati kurabilme yeteneğine sahip olmak, tutarlı olmak, güven telkin etmek,yargılamamak, açık olmak, yapıcı olmak, doğru bir dil kullanmak, kişileri değil problemi tartışmak, ilgili ve farkında olabilmek sağlıklı ve etkili iletişim kurabilmek için ilk yapılması gereken kurallardandır.
Bunun tam aksine iletişimi olumsuz etkileyen çok sık yapılan hatalar da vardır. Bunlardan başlıcaları; Emir kipleri ile konuşmak, tehditkar cümleler ile iletişime geçmek, konuyu tamamen saptırmak, karşıdaki kişiyi denemek, eleştirmek, nutuk çekmek, yargılamak, ve direkt suçlamak ve alaycı ithamlarda bulunmak kişiler arası iletişimin en baş düşmanıdır.
Tüm bu doğru olanları uygulayabilmek ve hatalı olanlardan kaçınabilmek ise; kişinin ilk başta anlayış ve sabrı elden bırakmamasıyla gerçekleşir.
Herhangi bir kişiyle kurduğunuz iletişimde, yüzünüzün aldığı şekil bile son derece önemlidir. o anki tavrınız ve göz teması halinde yüzünüzün şekli, iletişimin ne doğrultuda ilerleyeceğini gösteren en büyük kanıttır.
İnsanlar arası iletişimi olumlu ya da olumsuz yöne sürükleyebilecek en önemli husus ise; kullanılan ses düzeyi ve hitap şeklidir. Bu iki etken, iletişimi ister kavga haline isterse uzlaşım haline sürükleyebilecek kadar güçlü ve önemlidir. alıntı

Depresyon dile gelse ne derdi?

“Seni durdurmaya geldim.. Yaptığın bu şeyi yapmayı artık bırak.. Seni istediğin yere götürmüyor.. Amacına bu yolla ulaşamayacağını anlaman için buradayım.. Patinaj yaparken yorulduğunu, tükendiğini fark et, biraz saklan, biten gücünü yeniden topla diye yardıma geldim.. Artık “en doğrusu budur” dediğin davranışını değiştirelim.. İsteyip de bu nedenle elde edemediğin şeyleri beraber bulalım, gidemediğin yerlere beraber gidelim.. Birlikte doyalım.. Yeter güzelliklere aç kaldığımız..” Der miydi, derdi.. Dinleyin..

DİNLEME SANATI

Japonlar dinlerken inanılmaz bir saygı, edep, zarafet içinde bulunuyorlar ve karşılarında konuşan şahsın sade söylediklerini değil, söylemediklerini de, söyleyemediklerini de anlamak, kavramak istiyorlar. Çünkü insanlar bazen duygularını, düşüncelerini tam olarak anlatamazlar. Bazıları saklarlar, gizlerler. İşte gerçek dinleme sanatı odur ki o gizlenenleri de çözmek için çaba harcanır.
Bir Japon filminde görmüştüm. İki kişi konuşuyordu, dinleyen bütün dikkatini toplamış, inanılmaz bir incelikle muhatabını dinliyordu. Aklıma bir söz geldi: ”Söyleyenin diline hikmet, dinleyenin bakışından gelir.”
Kendimizden paha biçelim: Bizim için son derece önemli bir düşünceyi anlatıyoruz. Karşımızdaki insan boş bakışlarla, canından bezmiş bir şekilde arada esneyerek sözde bizi dinliyor. Şimdi soruyorum: Böyle bir durumda siz konuşmak ister misiniz? Bundan bir süre önce verdiğim konferansımda dinleyicilerin arasında bulunan minik bir kız çocuğu bir süre sonra sıkıldı. Yerinden kalktı, ortalarda bir yerlerde oturan ananesinin kucağına gitti. Çok rahatsız olmuştum, konsantrasyonum bozulmuştu. Bir kere minicik bir çocuk böyle bir toplantıya getirilir miydi? Onun sıkılacağını ve estetik konulu bir konferansı layıkıyla dinlemesine ve anlamasına imkan ve ihtimal olmayacağını annesinin bilmesi gerekirdi. Reaksiyon gösterdim. Sonra ana kız salonu terk ettiler. Konferanstan sonra bir hanım yanıma geldi ve “Niye çocuğu üzdünüz?” dedi. O hanıma öyle kırıldım ki herhalde ölene kadar unutamam.
Bütün bunlar bizim toplum olarak dinleme sanatından ne kadar uzak olduğumuzu göstermiyor mu?
Sabri Tandoğan

GÜZEL ÖLME SANATI

Tıp günümüzde hayatı uzatmaya çalışmıyor, ölümü uzatıyor. Hastanın insan ve kişi olarak saygınlığı hanidir tıp mesleğinin ilgi alanında değil, o yüzden hayatın mevsimleri olduğunu ve yaşlılığın tedavi edilmesi gereken bir sorun olarak telakki edilemeyeceğini kabullenemiyoruz. Ölüm kişisel bir bozgun değil. Hayatın da çevrimleri var ve insan için önemli olan ecel vakti gelip çatana dek anlamlı bir hayatın izini sürmek. Modern tıp hastalığa ardındaki toplumsal anlamı da hesaba katarak bakmak yerine, bir organın düzeltilmesi gereken işlev bozukluğu olarak bakıyor. Tıp bilimi insanın ölümlülüğünü kabullenmekte ayak direttiği oranda, ‘bir can çekişme olarak hayat’ uzuyor.
Kendi ölümlülüğümüzle yüzleşmek öleceğimiz gerçeğini bil hakkın kavramak demektir. Ölümün farkındalığı olmaksızın hayatı da tam manasıyla keşfedemiyoruz. Ölüme dair imgeler çevremizde kol gezse de hem kültürel hem de bireysel düzlemde ölümü inkar etmeyi yeğliyoruz. Ölüm hakkında konuşmak için neredeyse bir toplumsal tabu var. Ernest Becker, ünlü kitabı Ölümü İnkar’da Batı uygarlığının ölümü inkar üzerine temellendiğini söylüyor. Güzellik, gençlik, zenginlik ve tüketiciliği kutsuyoruz. Hayatlarımızı uzatacak ve ölümü geciktirecek ne varsa rağbet gösteriyoruz. Gençliğin ve cinsel cazibenin bilgelik ve olgunluğa galip gelmesi, yaşlılarımızın giderek daha fazla bakım evlerine terk edilmesine yol açıyor. Ölüm hastanelerde gözden uzaklaştırılıyor ve tıbbileştiriliyor. Tıp bilimindeki ilerlemeler bize her şeyin önümde sonunda tamir edilebileceğini, kimsenin hasta kalmasına izin verilmeyeceğini ima ediyor. Hastalık bir zayıflık, ölüm ise nihai bir başarısızlık olarak telakki ediliyor. Aşırı tıbbileştirme ölümlülüğü sarmalaması gereken tefekkürü gönülden ırak tutuyor ve onun yerine içimizi utanç ve felaket hissiyle dolduruyor. Böylece kendi hayatlarımızı kontrol edemediğimiz hissiyle temas ediyoruz.
Artes moriendi, iyi ölme sanatı, kayıplara karışıyor. Modern toplumda insanın ölüm üzerine düşünerek, aile fertleri tarafından sevgiyle kuşatılmış olarak kendi yatağında ölmesi adeta haram edildi. İyi ölme sanatına sahip toplumlarda ölümün gelişi hissedilir ve kişi ona hazırlanırdı. Üç yüz yıl önce insanların ölümü inkar edebilecek bir lüksleri yoktu, ölüm de hayatın bir parçasıydı. Modern endüstri toplumunda tıp teknolojisinin ilerlemesiyle çocuk ölüm hızları düştü, ölümcül hastalıklar azaldı ve ölüm daha az görünür hale geldi. Yine de ekranlarda, video oyunlarında veya sinema filmlerinde ölümün her halini her gün izliyor, adata ölüm pornografisiyle baştan çıkıyoruz. Sanırım popüler kültürde ölüme dair imge ve temsillerin çoğalması bizim onunla kendi içimizde baş etmemizi kolaylaştırıyor, onun uyandıracağı endişe ve travmadan bizi masun kılarak ölümü ehlileştiriyor. Başkasının kurgusal ölümü bize sahte bir emniyet hissi bağışlıyor. Kendi ölümlülüğümüzle barışamıyor oluşumuz, haddi zatında kendi ölümümüze bakamıyor oluşumuzdan kaynaklanıyor.
Istırap bizi insan kılar. İnsan kaybettiklerinin yasındadır, yas tutmayı reddetmek, bir bakıma yaşamayı da reddetmektir. Ölümle yüzleşmek yaşama cesareti ister. Hayatın trajedisi ölmek değil, yaşarken içimizde ölmesine izin verdiklerimizdir. Rilke’nin söylediği gibi, ‘insanların çoğu yaşanmamış bir hayattan ölüyor’. Ölümün olmadığı bir hayat seyrelmiş, yoğunluğunu ve canlılığını kaybetmiş bir hayattır. Hayatın geçiciliğidir ki ondan aldığımız neşeyi tırmandırıyor. Ancak ölüme bakmakla, ölümle yüzleşmekle anlam ve gayemizi keşfetmenin derdine düşeriz. Eğer öleceksek, var olmamızın anlamı ne ?
Ölüm korkusuyla yüzleşmek bizi kendi iç dram, korku, duygu ve dehşetlerimizle baş başa bırakır, onlara temas etmemizi sağlar. Bu duyguları derin bir biçimde yaşamak bizi insan olmanın ne demek olduğu sorusunun ortasına getirip bırakır. Kendisine değebilen insan başka ruhlara da değer. Kendisiyle konuşabilen insana bir başkasının umutsuzluğu da konuşur. Hayatın meselesi, bu dünyadaki var oluşumuz sonlanmadan ve can ten kafesinden uçup gitmeden önce, hayatın ve ölümün neye hizmet ettiğini keşfedebilmektedir. Hayatı tam manasıyla keşfedebilmek, önceliklerimizi iyi belirleyebilmek ve hem kendimizle hem ötekilerle daha derin bir bağ kurabilmek için kendi ölümümüze çıplak gözle bakabilmek zorundayız. Ölüm anı geldiğinde, yaşadığı ömür için pişmanlık duymaktan korkmalı insan. Korkuyu tatmamış olan, cesareti de bilemez. Ölüm korkusu ölümü durduramaz ama hayatı durdurur.
Ufak bir hayal alıştırmasıyla bitirmeye ne dersiniz? Hastane acilindesiniz ve ölüm size göz kırpıyor. O an sizin için en öncelikli olan şey neyse, hayatta da öncelikli olan odur. İçinde taşıdığı ölümle yüzleşebilen insan, hayatı da anlamlı yaşar. (alıntı)

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi