ENERJİNİZİ TÜKETEN ŞEYLER

ENERJİNİZİ TÜKETEN ŞEYLER

• Kendinize vermiş olduğunuz fakat bir türlü tutamadığınız sözler
• Kullanmadığınız halde evinizde, işyerinizde bulundurduğunuz her türlü materyal.
• Görüşmek istemediğiniz halde “ayıp” olur düşüncesinden ötürü iletişim halinde olduğunuz herkes.
• Geçmişinizde affedemediğiniz, hala zihninizde kavga halinde olduğunuz aile fertleri ve kişiler.
• Evinizde sizi bekleyen fakat bir türlü vaktiniz olmadığı için yapamadığınızı ifade ettiğiniz birikmiş tadilat veya işler.
• İstemeyerek giriştiğiniz her türlü proje.
• Sevmediğiniz fakat “kim sevdiği işi yapıyor ki?” dediğiniz işiniz
• Her türlü dağınıklık.
• Yarın yaparım” diyerek ertelediğiniz, her yeni hayaliniz.
• Canınızı sıktığı halde görüşmeye devam ettiğiniz herkes.
• Her yıl ertelemeye yöneldiğiniz ya da bir görev misali gittiğiniz tatiliniz.
•Yapamadığınızı, başaramadığınızı düşündüğünüz her şey. (hayallerinizdeki işiniz, hayallerinizdeki eşiniz, hayallerinizde yaşamak istediğiniz yer…)
• “Hayır” diyemediğiniz, iyi niyetli olduğunuz için yaptığınızı sandığınız her şey.
• Mutsuzluğunuzdan kaynaklı gösteremediğiniz performans.
• Tutamadığınız her türlü söz.
• “Keşke” diyerek hayıflandığınız her şey.
• Vermek istediğiniz ama bir türlü veremediğiniz cevaplar.
• Sağlığınızla ilgili aldığınız ama bir türlü uygulayamadığınız kararlarınız. (spora gitmek)
• Vermek istediğiniz kilolarınız.
• Cevaplamadığınız mailler.
• Tamamlanmamış, ötelediğiniz, ertelediğiniz, sizi yiyip bitiren her şey.
alıntı

KAPI KULLARI

— Tebriz’e bir elçi göndermek istiyoruz. Tarafımızdan sen gider misin, oğlum?
— Ben mi?
— Evet.
— Ne münasebet?
— Aradığımız gibi bir adam bulamıyoruz da…
— Ben şimdiye kadar devlet mansıbına girmedim.
— Niçin girmedin?
Muhsin Çelebi biraz durdu. Yutkundu. Gülümsedi:
— Çünkü ben boyun eğmem, el etek öpmem, dedi; halbuki zamanın devletlileri mevkilerine hep boyun eğip, el etek hatta ayak öpüp, bin türlü tabasbusla, riya ile, tekâpu ile çıktıklarından etraflarına daima hep bu zelil mazilerinin çirkin hareketlerini tekrarlayanları toplarlar. Gözdeleri, nedimleri, himaye ettikleri, hep denî riyakarlar, ahlâksız müdâhinler, namussuz maskaralar, haysiyetsiz dalkavuklardır. Mert, doğru, izzetinefis sahibi, hür, vicdanının sesine kulak veren bir adam gördüler mi, hemen garez olur, mahvına çalışırlar. Gedik Ahmed Paşa niçin hançerlendi, paşam?
Pembe İncili Kaftan
** Ömer Seyfettin

Babaannem derdİ kİ – S/öğüt

“İnsan taşıyamadığı yükü indirir kızım”
derdi babaannem…

Kiminin gönlüne ağır gelirsin,
kiminin ömrüne…

Kiminin yoluna ağır gelirsin,
kiminin mendiline…

Kiminin dününe ağır gelirsin,
kiminin gününe…

Kiminin öğününe,
kiminin düğününe…

Boş ver,
umutların pusulası şaştı diye üzülme!…

Acılar da, sevinçler de
adımlar da,
ritmler de dengi dengine…

MERAL DEMİR

S/ÖĞÜT 1-Babaannem Derdi ki isimli kitabından

PİRİNÇ TANELERİ

Benim yıllar önce yazdığım ve “Gönül Sohbetleri” kitaplarımda yer alan aşağıdaki yazım, yıllardır bazı internet sitelerinde mehaz gösterilmeden paylaşılıyor. Bu kul hakkına girmez mi, bu çok çirkin bir hareket değil midir?
BİR PİRİNÇ TANESİ … ( ! )
Ben beş yaşında idim. Babaannem rahmetli pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi aramaya başladı. Sağa bakıyor sola bakıyor bulmaya çalışıyor…. Çocukluk işte
‘aman babaanne’ dedim. ‘Bir pirinç tanesi için bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya değer mi?’
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
‘Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun ‘ dedi. ‘Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?’
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain’in proposlarini okuyorum. Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım. Alain bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.
On dokuz yıl evveldi. Stockholm’e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin traş olmak için lavaboya gittiğimde aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.
Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde ‘İsveç çeliğinden yapılmıştır’ diye yazardı.
İşte o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.
İsviçre’de zaman zaman belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur.
Şu tarihte, şu saatte adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.
Japonlar, son derece sade, basit, yalın, mütevazı yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile, eşya ile dolduranlar, Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış zavallı kimselerdir. Böyleleri ile zavallı evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler. Bir insanın gösteriş için, eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve şu andan itibaren der, Tanrı şahidim olsun ki Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak…
Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan boş yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, Yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla, biz de zalimler sınıfına girmiyor muyuz?
Hayat çok ince, akıl almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı,bir at bir komutanı,
bir komutan bir orduyu,
bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu …
Maddi durumumuz ne olursa olsun ister zengin olalım ister fakir hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır…
SABRİ TANDOĞAN

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi