Mustafa Yılmaz DÜNDAR
Mustafa Yılmaz  DÜNDAR
yilmazdundar@kocatepegazetesi.com
Edep; Ya Hu – 83
  • 0
  • 161
  • 13 Temmuz 2020 Pazartesi
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Nisa-119: “(Şeytan:) ‘Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara boğacağım. Kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler’ (dedi). Kim şeytanı dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannıyla hareketle) dost edinirse, gerçekte o apaçık bir hüsrana uğramıştır.”
Fark ettiniz mi, dünya hayatına başladığı esfele sâfiliyn yapısıyla kişi şeytanla böyle doğrudan temasta, bunu ayetten öğreniyoruz. Ama Kur’an tefekkür edilerek okunmadığı için, ders edilmediği için insan şeytanı da dûniHİ algıyı da tanıyamıyor, Kur’an’dan öğüt alamıyor. Kur’ân kendisini ders edene öğüttür, ona öğretir:
Haşr-16: “Şeytan insana; “inkâr et” der. İnsan inkâr edince de, “Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.”
Demek ki İblis “Ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” diyor ve inkâr edeni orada bırakıp kaçıyor, onu terk ediyor. Şeytan İblis Allah’tan korkuyor… Ayette geçen şeytanın insana “inkâr et” deyişini okuyunca “biz inkâr etmiyoruz” dememek lazım. Ama öyle diyoruz… Oysa insan Allah’ın dediği gibi yaşamıyor; bu da bir inkârdır. İşte şeytan “inanıyorum” diyenlere de bu inkârı yaptırıyor. Şeytaniyette bir inkâr hali sürekli vardır, şeytanın görevi bu: Herkese ve her duruma göre değişen bir inkâr oluşturmak, önermek onun görevi içerisindedir. Ancak o inkâr gerçekleştiğinde İblis’in, şeytanın davranışı çok farklı: “Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” diyor ve seni o halde bırakıp gidiyor…
Şeytanın, İblis’in ilk örneğini oluşturduğu “Allah’a Mütekebbir Bakış” önemli bir konudur. Bu konuyu dileyenler “FATİHA ile fetih” kitapçığında âyetleriyle okuyabilirler. Merak edenler için konuyu neden Fatiha kitapçığımızda geniş işlediğimizi açıklayayım: Fâtiha okurken “iyyâKE na’budu VE iyyâKE nestain” derken mütekebbir olmamak gerekiyor da onun için. “Allahım yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” derken mütekebbir idrakta olmamak lazım. “Kulluk ederim” demek öyle bir mânâdır ki eğer onu o mânâ ile söylemezsek “kulluk ederim” dememiz boşadır. “Allahım sana kulluk ederiz” derken “Allahım, sana karşı mütekebbir değilim” idrakıyla söylemeliyiz. Çünkü “kulluk ederim” ifadesinde önce bu mânâ vardır: Allahım sana kulluk ederim; yani sana karşı mütekebbir değilim ve yolun için de senden yardım isterim.
Açıklamalarımız en alt sınırdan olduğu için meâli böyle verdik, değilse “yalnız sana kulluk eder, yalnız senden isteriz” teslimiyetinin ileri mânâları da var. “DûniHİ algıyla (var zannettiğim müstakil bir gücüm ve) güçler yok, sana Billâhi çerçevesinde yönelirim.” Mânânın birisi budur. İdrak daha da onarıldığında “yalnız senden isterim” şeklindeki meâl “senden isterim” olur. DuniHi algı idraktan silinince “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nestaiyn” ayetinin meâli “sana kulluk eder, senden isteriz” olur. Çünkü kişi o zaman, “sanki başkası da varmış” gibi bir mânâ algılamaktan utanır.
“İyyâKE na’budu” âyetinde aslında biz bir nevi “Lâ ilâhe illallah” diyoruz: “Allahım, dûniHİ algı ile (var olduğu düşünülen) güçler nelerse öyle bir güç tanımım yok, onlar Lâ ilâhe… Senden isterim” diye sığınıyoruz. Bu mânâda “iyyâKE na’budu VE iyyâKE nestaiyn” “Lâ ilâhe illallah” demek gibidir. Bu yüzden “İyyaKE na’budu”yü “Allahım, nasıl tarif etmişsen sana öyle yöneldim, mütekebbir değilim ya rabbi” idrakıyla söylemek gerekiyor. Mütekebbir değilim… Demek ki kastedileni tek bir mânâ haline getirip “İyyâKE na’budu” âyetine taşımak istersek şöyle düşünebiliriz: Allahım, ben mütekebbir değilim.
Mütekebbir’i bir de “dûniHİ” algı ile ilişkilendirelim. Ama “mütekebbir” kelimesinin üzerinde neden bu kadar çok duruyoruz, önce onu söyleyeyim. Kurtulmak için! Mütekebbir’i çok iyi tanımak lazım ki kurtulabilelim. O hali tanıyalım ki “ben öyle değilim” diyebilelim.
Kur’an kime, hangi idraka mütekebbir diyor? Dünyada kendisini içinde bulduğu dûniHİ algı sonucu insan kendini “müstakilen var ve muhtar” sandı. Onun kendini “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” diye tanımlaması ve bu durumu takdim için de “BEN” demesi hali Kur’an’da “mütekebbir hal, mütekebbir davranış” olarak nitelendirilmiştir. Yani bu takdimin bir tarifi de “mütekebbirlik”tir.
Aslında mütekebbir “BEN” diyendir. Faka çok dikkat edin, “BEN” demek suç değildir. Çünkü Allah “BEN” diyor. Suç olan, Allah adına değil de kendi adı namına “BEN” demektir. Billahi mânâsı ile “BEN” demek suç değildir, hatta bir şereftir. Onun suç olmadığı yeterince izah edilemediği için, insanlar “BEN” demeyerek mütekebbirlikten kurtulacaklarını zannedebiliyorlar. Oysa insan en üst nefs mertebesinde bile kendisini “BEN” diye takdim eder. Yanlış olan “BEN” kelimesi değil ki… Allah’ın yerine (O’nun BEN deyişine sahip çıkarak) “BEN” demek yanlış. Mütekebbirlik önce budur, bu konuda alt sınır budur.
Bu idrakla BEN deyişe biz “A” Takdim Formu “BEN” demiştik. “A” Takdim Formu “BEN” şunu yapıyor; vehmin zulmeti ve nefsin şerriyle dûniHİ algı sonucu “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” dediği haline “BEN” etiketi yapıştırıp “ben de ilâhım” mânâsında “BEN” diyor. Allah yerine “BEN” demek işte budur, daha doğrusu bu Allah gibi BEN demektir. Yanlış olan, yasak olan budur. Kul gibi “BEN” demek sakıncalı değildir. Çünkü bize “kul gibi BEN deme” izni verilmiştir. Kur’an’ın yasakladığı, Allah’ın demesi gibi “BEN” demektir; ilahlık iddiasıyla yani müstakillik zannıyla “BEN” demektir. Öyle “BEN” diyene Kur’ân “mütekebbir” demiştir.
Mütekebbir kelimesi günlük yaşantıdaki “kibirli insan” şeklinde anlaşıldığı veya öyle meâllendirildiği için insanlar “mütekebbir” kelimesinden gerekli ameli çıkaramıyor. Soruyorum size, kim “ben kibirliyim” der ki? Kimse “ayranım ekşi” demiyorken siz hiç “ben kibirliyim” diyen insan bulabilir misiniz? Elbette hayır! Böylece âyet gündemden düşüyor. Oysa fark eden için o âyetler diyor ki; Allah gibi “BEN” diyen (müstakilen varım ve muhtarım zannıyla BEN diyen) mütekebbirdir. Çünkü Mütekebbir Allah’tır. “El Mütekebbir” bir esmâ’ül hüsnadır. Bu yüzden Kur’ân, kendini müstakilen var ve muhtar sanıp da Allah gibi “BEN” diyene Mütekebbir der.
Şu çok önemli: Bir insan Allah’ı hiç tanımasa da, Allah’ın varlığını veya Onun Ehad ve Samed olduğunu duyup inkâr eden olsa da, Allah’a inandığını söylese de, mümkün olduğunca kurallara uysa veya uyduğunu belirtse de, eğer o kişi “Ben Allah’ın dışında müstakilen varım ve muhtarım” diyorsa, bu zannla yaşıyorsa, Kur’an’ın tanımlamasıyla o insan “Mütekebbir”dir. Mütekebbirliği yalnızca insanın kendisini üstün görme gayreti olarak ele alırsanız, Kur’an’ın “mütekebbir” dediği insanı günlük hayattaki insani/beşeri vasıflandırmalarla sınırlamış ve konuyu esas mânâdan uzaklaştırmış olursunuz. Kur’an’ın mütekebbir dediği insan, öncelikle Allah’a karşı “Ben de müstakilen varım ve muhtarım” diyendir. Bunu lütfen çok önemseyin. Çünkü insan hayatta bu iddia ve bu idrakla yaşıyor. Bu iddiadaki kişi Allah’ın emirlerine ve yarattıklarına edepsiz bir kıyas ile yaklaşır. Maalesef bu tuzağa da özellikle müslümanlar düşer… Bunu çok net fark edeceğimiz bir kavram “ğıll”dir. Bu yüzden mütekebbirliği “Ğıll” kelimesi üzerinden de ele almaya çalışacağız.
Yaratılanlara “kıyas” yaparak, kıyasla bakması kişinin kendisini kandırmasıdır. Mesela, “ben iyiyim, ben güzel salât ikame ediyorum, ben bu konuları iyi biliyorum” gibi düşünce ve yaklaşımlar hep insanın kendisini kandırmasıdır hem de “Allah ile kandırması”dır. Hele de bir müslümana karşı “müstakilen varım ve muhtarım” duygusuyla böyle bir kıyasla bakmak çok tehlikelidir. Çünkü Allah’a karşı “varım ve muhtarım” demekle aynıdır. Kur’ân açısından böyledir…

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM