Edep; Ya Hu – 76

Edep; Ya Hu – 76

İradesi dâhil her şeyini dûniHİ algı alana taşıyan insan bu zannla, bu sanışla yaşar. Zavallı esfele sâfiliyn kendini ve iradesini duniHİ zanneder. Bu zannedişle “özgür” etiketi vurduğu iradesi ve seçme yetkisi ile de hareket eder. Bu noktada bir şeyin altını çizelim. Kur’an’da kullanılan iki dil vardır; tevhid dili ve kesret dili. Biz burada önce kesret dilini kullandık ve dedik ki “insan her şeyi dûniHİ algı alanına götürdü ve her şeye müstakilen var ve muhtar etiketi yapıştırdı. Onun artık bütün işleri müstakilliğini ilan ettiği ve davranışta özgürlüğünü savunduğu bu zannî irade iledir.” Bu cümledeki dil kesrete aittir. Oysa “o böyle yaptığına inanır” cümlesi ulûhiyet diline çok yaklaşmış bir ifade ama kesret noktasının cümlesidir, tam olarak ulûhiyet dili değildir. Biz konu anlaşılsın ve bir amel çıksın diye anlatımımızda daha çok kesret dilini kullanıyoruz. Kesret dili zaten bunun içindir.
Kur’an-ı Kerim âyetlerinde dil çok önemlidir. Kullanılan dili fark etmek için, yani âyet ve hadisleri anlama kapısından girmek için o dili çözmek gerekir. Kesrete ve tevhide ait dillerin anlaşılabilmesi için “Mânâ Ayrıştırma” ve “Mânâ Çakıştırma” yöntemleri uygulanmalıdır. Bu yöntemlere “FATİHA ile fetih” kitapçığından bakabilirsiniz. Kur’ân, yeri gelir âyetleri mânâ ayrıştırır anlatır, yeri gelir mânâ çakıştırıp o dille anlatır. Ayetlerdeki bu iki dili önemseyin lütfen. Çünkü Rabbimiz uyarıyor: Sakın bu iki dilden birine sabitlenmeyin, sadece birine bağlanıp kalmayın. Kesret dilini şöyle de tarif edebiliriz: Kesret dili uzaktan seyreden gözün anlatımıdır. Arş’ı istiva etmiş olan Allah, o halle dünya ve yarattıklarıyla ilgili şeyleri anlatırken uzaktan seyrediyormuş gibi cümlelerle anlatıyorsa bu kesret dilidir. Bu anlatıma takılıp Allah’ı bu aleme uzaktan bakıyor sanmayın, “O orada, ben buradayım” diye düşünmeyin, o zaman dûniHİ algınız kuvvetlenir. O anlatımın kesret dili olduğunu fark edin. Uzaktan bir şeye bakıyor gibi olan anlatım dili tevhid diline döndüğü zaman değişir, mekân kalkar, ulûhiyet anlatımı başlar. Anlatım değişir ama mânâ aynıdır. Merak eden için, Fâtiha kitapçığında buna örnekler âyetleriyle var.
Parantezi kapatıp “tercih ve irade”ye dönelim, Kur’ân’ın bize “tercih ve irade” konusunu nasıl öğrettiğine bakalım. Bu amaçla, Muhtariyeti Tercih Gücü ile davranışı ve özgür irade ile davranışı kıyaslayan birkaç örnek verelim. İnsan beyni bir tanım yaptıktan sonra bir de kıyas yaparsa çok güzel kavrar. Diyelim ki bir kişinin gündemine Cuma günü öğlen vakti müslümanların Cuma Salâtı ikame ediyor olması girmiş olsun. Böyle bir şey duydu, heveslendi. Bu insan bu işi önemser ve umursarsa ne yapar, onu görelim. Umursamayana sonra bakarız. Umursayan insan hemen şunu der: Bu konuda Rabbimin buyruğu nasıl, O ne buyuruyor acaba? Lütfen dikkat edin, insan bu soruyu sormakla bir süreci başlatır. Kişi bu soruyu Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi ile sorar. Allah ona seçme yetkisi vermiştir, o da o Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi ile bu soruyu sorar. Umursayan için böyle, bu soruyu o sorar. Umursadı ve sordu: Acaba bu konuda Rabbim ne buyurmuş? Bunu söylemekle kişi “Dileyen Rabbine bir yol edinir” mealindeki İnsan Sûresi 29. âyetin kapsamına girer. Sordu ve İnsan-29 kapsamına girdi, yani kendisine verilen yetkiyi, İnsan-29 gereği Rabbine yönelmekte kullandı. Sonra da Kur’an’ı açtı, ilgili sure ve ayeti bulup okudu. Bu yaptıkları İnsan-29 ile verilen yetki dâhilindedir. Araştırdı, Cuma Sûresi 9. ayeti buldu, açtı, okudu ve öğrendi: “Ey, iman edenler! Cuma gününde o salât için (ezan ile) nidâ olunduğunuzda, Allah’ın zikrine koşun, alış-verişi bırakın. İşte bu sizin için daha hayrlıdır; eğer (işin gerçeğini) bilirseniz.” Böylece Cuma salâtı hakkında Rabbinin ne buyurduğunu öğrendi. İşte bu noktada Allah’ın ona verdiği yetki bitti; Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi bu noktaya kadardı. Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi Hakk ve bâtılı ayırma çizgisine kadardır. O yetki, Hakk ve bâtılı ayırıp birisine yönelirken hüdadan yani gerekli uyarı ve sebeplerden yararlanmak içindir. Rabbinin ne buyruğunu öğrendi, o noktada yetkisi bitti. Yetkin bitti. Kendince yetki kullanmaya devam edersen haddi aşarsın. Allah “buraya kadar yetki verdim” diyor. Peki sonra ne yapacağız? Onu da Bakara Sûresi 285. ayet öğretiyor: “İşittik ve itaat ettik; Ğufran’sın Rabbimiz, dönüşümüz sanadır dediler.” Mü’minler böyle der: İşittik ve itaat ettik!
Mümin “Âmentü Billâhi” diyendir, dûniHİ algıyı reddedendir, “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” demeyendir, Allah’ın meleklerini, kitaplarını, rasûllerini müstakil varlıklar olarak görmeyendir. İşte onlar Allah ve Rasûlünün söylediğini duyunca hemen “işittik ve itaat ettik (semi’nâ ve eta’nâ)” derler. Yetki buraya kadardı. Burası çok, çok önemli! Rabbinin ne buyurduğunu öğrenmek yetkin dâhilinde! Ama Rabbinin buyurduğunu öğrendiğinde yetkin bitiyor. Rabbin “Senin için uygun olan budur” demişse, bunu duyduğunda “işittik ve itaat ettik” diyeceksin. Çünkü sen, senin için doğru olanı bilemezsin. Onu ancak seni yaratan Rabbin bilir. Nahl-74: “Muhakkak ki Allah bilir ve siz bilmezsiniz.” Mülk-14 uyarıyor: “(Yaratan) hiç yarattığını bilmez mi? O Latıyf’ül Habiyr’dir.” Öyleyse gereksiz şeyi bilmeye çalışma!
Dinimize göre insan, Muhtariyeti Tercih Gücü gereği Allah’ın buyurduğunu yapmakla mükelleftir. Ancak insan nankör! Bu noktadan sonra “işittik, itaat ettik” demez, bu yetkiyi dûniHİ algıyla Allah’ın dışına taşıyıp, “Müstakilen VAR ve Muhtar” etiketi yapıştırır, haddi aşar. Haddi aşınca ne olur? İşittik ve itaat ettik demezse ne olur? Gerekçe üretmeye, uydurmaya başlar: “Hangi zamandayız? İşi, ticareti nasıl bırakırım? Sonra bana ne derler? Günümüzde bunun gerekliliğine inanmıyorum” gibi cümleler söyler, davranışlar sergiler. İşte artık o kişi dûniHİ algıyla müstakil ve muhtar olarak etiketlediği iradesi ile hüküm veriyor demektir. Allah’ın o konuda ne dediğini öğrenmesi için ona verilen Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini Allah’ın râzı olduğu şekilde kullanmıyor demektir. Konuyu öğrendi ama gereğini yapmaktan vazgeçti; Allah’ın emrini gördü ama işi dûniHİ ilan ettiği aklıyla yönetmeye başladı, “Allah bilmez ben bilirim” dercesine yaşamaya başladı. Bu kişi “Ben dûniHİ değilim, Billâhi anlamda inanıyorum” dese bile verdiği bu hükümle, bu tercihi ve davranışıyla muhtar irade kullanmış oldu; yaşantısı, işleri dûniHİ oldu. Verdiği hüküm Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi kapsamında olmayıp muhtar irade sonucudur; Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisinin “muhtar” etiketi ile suiistimal edilmesi, had aşılarak kullanılması sonucudur. Bu hüküm, dünya için verilmiş mühlette kişinin bu yetkiyi kendisini müstakil zannederek kullanmasıyla verdiği bir hükümdür. Oysa Kur’ân, hüküm verme sınırıyla ilgili olarak bizi haddi aşmamamız için uyarıyor:
“Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezse, onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide-44)
“Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezse, onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (Maide-45)
“Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezse, onlar fâsıkların ta kendileridir.” (Maide-47)
Birbiri ardınca gelen bu üç ayette “Allah’ın inzal ettikleriyle hükmetmeyenler için” ayetin birinde “kâfir”, birinde “zâlim”, birinde “fâsık” deniliyor olması tesadüf olabilir mi? Elbette hayır! Rabbimiz, korunalım ve o zor günde mahzun olmayalım, hüsrana uğrayanlardan olmayalım diye biz mümin kullarına öğretiyor ve buyuruyor ki: Kâfir, zâlim ve fâsıklar, dûniHİ algının zannıyla Muhtariyeti Tercih Gücünü müstakil ilan edenlerdir, hükmü de bu müstakil irade ile verenlerdir…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi