Mustafa Yılmaz DÜNDAR
Mustafa Yılmaz  DÜNDAR
yilmazdundar@kocatepegazetesi.com
Edep; Ya Hu – 73
  • 0
  • 92
  • 01 Temmuz 2020 Çarşamba
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Önceki yazımızda iki grup anlattık: İlk grup “gördüğü kadar, gördüğüyle sınırlı” düşünüyordu ki bu rutin yaşantıdır. İkinci grup “düşündüğü kadar” görüyordu. Bunlar kendi içinde ikiye ayrılır. İlk grup düşündüğü kadar görüyor ama bir yere kadar… İnsanların “farklı insan, önemli insan” dediği bu kişiler, gördüğüyle perdelenip El Hüsna’yı yani Allah kânunlarını tasdik edememişlerdir. Düşünerek ulaştığı noktayı, olayı Allah’a bağlayamamış, Allah’ta ve Allah’tan bilememişlerdir. Bu kişiler bulduklarıyla Allah’a ulaşamadığı için işi hep kesretten (duniHİ) bir sebebe bağlayacaktır. Kesin teşhise ulaşamayan doktorun işi strese bağlaması gibi, bunlar da gördükleri şeyin sebebini genellikle tesadüfe bağlayıp işin içinden çıkarlar. Oysa konuya çok yüksek bir bilgi sahipliği ile, çok yüksek bir bilimsel seviyeden başlamıştı… Ama bilimden çok uzak bir cümle ile bitirdi, bulduğunu bilime hiç uymayan “tesadüf”e bağladı. Halleri böyle de bir ironi içerir… Bu halleriyle Leyl Sûresi âyetleri kapsamına girerler: “Kim cimrilik eder (Allah’ın Hakk’ını vermez) ve müstağni olursa (bu halden kurtulmaya çalışmazsa) ve el-Hüsna’yı yalanlarsa (Allah kânunlarını, Kelime-i Tevhid’i görmezden gelirse) ona el-Usra’yı (en zoru, Hakk’tan perdeli yaşamayı) kolaylaştırırız.” (Leyl; 8-10)
“Düşündüğü kadar gören” üçüncü bir grup var ki, şimdi ona bakalım. Bunlar da “Düşündüğü Kadar Gören”lerdir ama yola “Allah’ın düşündürdüğü ile” başlamışlardır, dûniHİ değil! DûniHİ başlayan, eğer kurtulamazsa, dûniHİ bitirir, sonuca da tesadüf der. Onları gördük… Bu üçüncü grup işe dûniHi başlamaz. Burada çok önemli bir kural vardır; “Ma tevfîkiy illa Billâhi.” Buradaki kişi bilir ki her şey ve her şeyi Allah’ın lütfudur, ne varsa ve oluyorsa Allah’tandır, Allah’ın emriyledir. Bu grupta olanlar yola böyle başlar. Bu yüzden “müstakilen VAR ve Muhtar olarak BEN” demezler. Yola Allah’ın düşündürdüğü ile çıktıkları için Allah’ın gösterdiğini görürler… Böylece idrakları Allah’a daha yaklaşır… Bu hâli sever ve sürekli yapar da yaparlar… Bu haliyle onlar Leyl Sûresi 5, 6 ve 7. âyetler kapsamına girer: “Kim verir ve korunursa (müstakilen varım zannını ve iddiasını ve o zannla oluşturduklarını, o zanna ait ürünleri/malları Allah’a geri verirse, bu iddianın şerrinden korunursa) ve el-Hüsna’yı tasdik ederse, ona el-Yüsra’yı (en kolayı, dünya ve ahiretin cennet halini) kolaylaştırırız.”
Önceki grubu anlatan ayetlerde, Leyl-8’de “cimri” ifadesi geçmişti. Ayette geçen cimriyi normal hayattaki gibi sanıp perdelenmeyin. Ayetteki cimrinin tüm özellikleri “müstakilen varım ve muhtarım duygusunu Allah’a vermemek” başlığı altındadır. Zaten bu cimrilik nedeniyle diğer cimrilikler olur… Bu yüzden esas cimri “Allah var ama ben de varım” diyerek, müstakilliğini ve kendini muhtar sanışını, o duygusunu bir türlü Allah’a vermeyenedir, veremeyendir. Cimri odur! Allah’ın ona emanet ettiği “tercih yetkisi”ni, Muhtariyeti Tercih Gücü’nü haddi aşar şekilde sahiplenmiş ve öyle kullanmaktadır. “Kim verirse ve korunursa” denilenler bunlardan farklıdır. Onlar tercih yetkisi ve gücünü haddi aşar şekilde kullanmayı terk etmişlerdir. Terk etmek Allah’a vermektir, Allah için kullanmaktır. Kim kendindeki verilenleri Allah için kullanırsa ve korunursa ayette o müjdeleniyor. Leyl Sûresi bu durumu açıklar, insanlardaki idrak farklılığını belirtir: “Muhakkak ki sa’yınız (çaba ve çalışmalarınız, idraklarınız) muhteliftir (başka başkadır).” (Leyl-4)
Önceliği dünya hayatı olup bu tercihinde önde gidenlere karşılık bir de Âmentü Billâhi diyenler vardır, onları En’am Suresi163 şöyle tanımlar: (Onlar) ‘La şeriyke leHU. Ve bi zalike ümirtü. Ve ene evvelül müslimiyn: O’nun ortağı yoktur. Bununla emrolundum. Ve ben müslimlerin (Allah’a teslim olmuşların) ilki (önde gideni)yim’ derler.”
İki önde giden var, fark ettiniz mi? Birisi dünya hayatını tercihiyle önde olan, bunu yaparken ayrıca özel bir gayret sarf etmeden yapanlar. Diğer önde giden ise bu âyetle öğretilenler: “O’nun ortağı yoktur, işte ben bununla emrolundum. Ve ben Allah’a teslim olmuşların önde gideniyim” diyenler…
Esfele Sâfiliyn’e reddedilen insan kendisini dûniHi algı içerisinde bulunca, bu halin doğal sonucu olarak idrakı “aşağıların aşağısı”na düştü. Aşağıların Aşağısı idrakın dûniHi algı ile ürettiği zann’lar emele, emeller hırsa, hırslar sahip olma yarışına dönüşür ve “ahiret hayatı yok” dercesine dünya hayatı hırsı başlar. Bunu ne pahasına olursa olsun öncelikli ve tek tercih yapan insana bu da yetmez, Allah’ı ve O’nun Dini’ni alay, eğlence konusu yapar, hafife alır, Allah’ın önerilerini ve rızasını önceliği yapmaz. Yapmadı da… Aşağıların Aşağısı’ndaki bu insanlardan olmayayım diyorsanız, onlara ve o idraka karşı kendinizi korumak istiyorsanız Kur’ân sizi uyarır:
“(Rasûlüm) onlara dünya hayatının misalini ver. (O) semadan indirdiğimiz su gibidir ki onunla arzın nebatı birbirine karıştı. Derken (o bitki) rüzgârın savurduğu çöp kırıntısı haline geldi. Allah her şeye muktedirdir. Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Bâki kalacak olan sâlih ameller ise Rabbinin indinde sevap olarak daha hayrlıdır, emel olarak da hayrlıdır.” (Kehf 45, 46)
“Dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen, dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması için o (Kur’ân) ile nasihat et: Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettiği güçlerden) dost ve şefaatçi bulamaz. Bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahları) yüzünden helâka sürüklenmiş kimselerdir. İnkârlarından dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.” (En’am 70)
DûniHÎ bir dost, yardımcı ve şefaatçi yoktur. DûniHİ algı sonucu “müstakilen var ve muhtar” zannedilen güçler, yardımcı, şefaatçi olabilecekleri düşünülenler, hepsi İlmullah’ta Allah’ın dileğinin sûretidir, Allah’ın kullarıdır, hepsini yaratan Allah’tır, her hallerinin hükmünü veren Allah’tır. Mülk Allah’ındır.
“De ki; dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedip) çağırdıklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana, arzdan ne yarattılar?” (Fatır 40)
“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi dinleyin. Dûnillah (algıyla müstakilen var ve muhtar zannedip) çağırdıklarınız bir araya toplansa bir sinek dahi yaratamazlar, sinek onlardan bir şey kapsa onu ondan kurtaramazlar. İsteyen de kendisinden istenen de âcizdir.” (Hac 73)
“Allah, Bil-Hakk hükmeder (hükmü gerçektir). DûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannederek) çağırdıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler, (bâtıldırlar). Muhakkak ki Allah Semiy’ul Basıyr’dir.” (Mü’min 20)
“Dûnillah (algı sonucu müstakilen var zannedip) çağırdıkları kendileri yaratılıyor(ken) bir şey yaratamazlar.” (Nahl 20)
“Bu Allah’ın yaratışıdır. Hadi, gösterin bana, dûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannedilen)lerin ne yarattığını? Hayır, zâlimler apaçık bir dalalet içindedirler.” (Lukman 11)
Kullara “müstakil olarak var ve muhtar” etiketini bâtıl olarak yapıştırıp, sonra da bu etiketten yardım bekleyen insanın kendisidir. Bunu Kur’ân bize öğretiyor:
“Belki kendilerine yardım olunur ümidiyle, dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar güç zannedip, bunları da) ilâhlar edindiler. (Müstakilen var ve muhtar zannedilenler) onlara yardım edemezler. (Aksine) kendileri bunlara (müstakilen var ve muhtar zannettiklerine) yardıma hazır asker (olarak, onları var gösterenler)dir.” (YaSin 74, 75)
DûniHi algı ile müstakil bir VAR statü oluşturup bu statüden dostluk, yardım, şefaat beklemenin boş/batıl bir meşguliyet olduğunu, öğüt almak isteyenler şu âyetlerde de görebilirler:
Bakara-107, Nisa-123, En’am-51, A’raf; 3 ve 197, Tevbe 116, Yunus-18 Hud; 20 ve 113, Ra’d-11, İsra; 56 ve 97, Kehf; 26 ve 58, Hac-12 Şu’ara-93, Ankebut-22, Ahzab-17, Secde-4, Zümer; 38 ve 43, Şura; 6, 9, 31, 46, Zuhruf-86, Ahkaf; 28 ve 32, Nuh-25.
DuniHi algının nasıl tehlike ve tuzak olduğuna ilişkin şu ayetlere de bakalım:
“Dûnillah (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettiklerini) dost edinenlerin misali, bir ev edinen dişi örümceğin misali gibidir. Muhakkak ki evlerin en evheni (en zayıfı) elbette dişi örümceğin evidir. Eğer bilselerdi…” (Ankebut 41)
“Muhakkak ki; Allah, dûniHi (algı sonucu) yöneldiğiniz şeyleri bilir.” (Ankebut 42)
Ankebut-41’de örnek verilen dişi örümceği ve evinin, örümcek ağının özelliğini düşünürsek âyetin bize gösterdiği dersi, fark ettirdiği manayı çabuk yakalarız. Yürürken hiç fark etmeden bir örümcek ağına çarpıp geçtiğiniz olmuştur. Demek ki gözükmüyor, belirsiz. Bir de kalıcılığı olmayan bir ev. DûniHİ algı kalıcılığı olmayan, görünmeyen, izi olmayan, yok olan bu örümcek ağına benzetiliyor. Bu evin bir başka özelliği daha var: Görünmüyor ama içine gireni avlıyor, yem yapıyor. Dûnillah algı da böyle! Gerçek evle kıyasladığınızda bir işe yaramaz, göze görünmez ama fark etmeden içine dalarsınız sizi yakalar, av yapar…

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM