Mustafa Yılmaz DÜNDAR
Mustafa Yılmaz  DÜNDAR
yilmazdundar@kocatepegazetesi.com
Edep; Ya Hu – 71
  • 0
  • 327
  • 25 Haziran 2020 Perşembe
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Bugün şehadet ve dua ile başlayalım mı inşaAllah?
Eşhedü en Lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduHU ve RasûluHU. Allahım, temizlenmiş ve tövbe etmiş, sırâtı müstakıymine dâhil olmuş, kendisinde bir korku ve mahzunluk bulunmayan nefs-i mutmain salih kullarından eyleyiver biz kullarını. Allahım, o zor günde, din gününde, o şiddetli günde huzuruna Kalb-i Selim ile gelmiş, kendisinde bir korku ve mahzunluk bırakmadığın, yüzünü nurunla nurlandırdığın, kitabını sağ tarafından verdiğin, mizanında sevabı ağır gelen, cehenneminden koruduğun, cennetinle mükâfatlandırdığın; Rasûlullah, Nebiullah, Habibullah Efendimiz Muhammed Mustafa (SAV)’e komşu eylediğin; Cemalullah’la şereflendirdiğin mutlu kullarından eyleyiver biz kullarını Allahım. Âmin. Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve Âdeme ve Nuhin ve İbrahime ve Musa ve İsa ve ma beynehüm minen Nebiyyine vel Murseliyn. Salavâtullahi ve selâmuHU aleyhim ecmaıyn, birahmetike yâ erhamer rahımiyn, vel hamdü lillahi rabbil âlemiyn.
Önceki yazımızda Kehf Suresi 32-44. âyetleri ders yapmış ve “kıyas, küçümseme, mütekebbir bakış, nefse zulüm, dûniHİ güç ilanı, kıyameti inkâr, ahirete imansızlık, yaratılış süreci, dûniHİ algıyı ret ve Billâhi mânâsına sığınış, Allah’a asıl ortak koşulan şeyin itirafı, bu itirafın peşine dûniHİ algının bir yanılgı olduğunun yaşanarak öğrenilmesi ve dûnillah’ın karşısına Hakk’ın (Billâhi’nin) çıkışı”nı görmüştük. Ayetler hatırlattı ki yardım ve dostluk Hakk olan Allah’a mahsustur. Mükâfatı hayrlı olan da âkıbet olarak hayrlı olan da O’dur. Müstakil ve muhtar varlık ve güç var zannetmenin sonu hüsrandır. Bu ayetlerde gördük, kişi onları var zannediyordu ama yardım gelmedi, kayboldu, silindi: Çünkü Hakk geldi, bâtıl silindi. Muhakkak ki, bâtıl silinmeye mahkûmdur; İsra-81. Bu yüzden dûniHİ algıyı reddediyor, Billâhi mânâya sığınıyoruz. Kehf 32- 42 ayetleri Allah’a asıl ortak koşulan şeyin itirafını, bu itirafın peşine dûniHİ algının bir yanılgı olduğunun yaşanarak öğrenilmesini, dûnillah algının karşısına Hakk’ın yani Billâhİ’nin çıkışını anlattı, öğretti. Bize doğruyu tekrar şöyle hatırlattı: Dikkat edin, yardım ve dostluk Hakk olan Allah’a mahsustur. Mükâfatı hayrlı olan da, âkıbet olarak hayrlı olan da O’dur.
Ayetlerle öğrenmeye devam edelim; Kasas 76-82: “Muhakkak ki Karun Musa’nın kavmindendi, haddi aşıp onlara zulmetti. Ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları(nı taşımak dahi) güçlü kuvvetli bir topluluğa zor gelirdi. Kavmi ona; ‘şımarıp sevinme. Muhakkak ki Allah şımarıp taşkınlık gösterenleri sevmez. Allah’ın sana verdiklerinde ahiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et. Arzda fesat isteme. Muhakkak ki Allah fesatları sevmez’ dediğinde, (Karun) dedi ki; ‘O (hazineler) bana ancak indimdeki bir ilim üzere verilmiştir.’ Bilmiyor muydu ki Allah kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti. Mücrimler günahlarından sual edilmez. Derken, Karun ihtişamı içerisinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını tercih edenler; ‘Keşke Karun’a verilenlerin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı!’ dediler. Kendilerine ilim verilenler ise dedi ki; ‘Yazıklar olsun size! İman edip salih amel yapana Allah’ın mükâfatı hayrlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.’ Nihayet, biz onu (Karun’u) da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Kendisine destek için dûnillah (Allah’ın dışı algısıyla müstakilen var zannedilen) bir güç çıkmadı ve o kendisini savunabilecek halde de değildi. Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler; ‘Demek ki Allah, rızkı kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki; kâfirler iflah etmez!’ demeye başladılar.”
Karun bize önemli bir ibret olarak anlatıldı. Hz. Musa (as)’ın amcazadesi olduğu rivayet edilen bu kişi Tevrat’ı en iyi okuyanlardandır, kimya ve ticaret bilen biridir. Önce Hz. Musa’ya iman etmiş sonra münafıklık yolunu seçip İsrailoğulları’nın başına firavunun görevlisi olarak geçip inananlara zulmetmiştir.
Ayette “Allah’ın sana verdiklerinden ahiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et” denildi. Yani mallarınla dûnillah davranma. Allah’ın olduğunu bil, onlar müstakilen var ve muhtarmış gibi davranma ve onları Allah yolunda kullan/harca, dünyadan da nasibini unutma. Bu çok önemli vurguyu yanlış değerlendiriyoruz olabilir miyiz? “Dünyadan nasibini unutma” derken, ahiretle dünya arasında denge kurmayı Billâhi ve Dûnillahi arasında denge kurmak zannediyoruz, bu öneriyi “dûnillahtan da yararlan” gibi anlıyoruz. Sakın! Size dünyayı boş verin demiyoruz, kendi ihtiyacınızı da görün. Ama dûnillah algıyla davranmayı bırakın. Bu öneri insanların anladığı “orta yolu tutmak” değildir. İnsanların önerdiği orta yol, din ile dünya arasında bir orta yol tutmak. Öyle bir orta yol yoktur! “Hem din hem dünya” diye bir orta yol yok. Hem Âmentü Billâhi hem de Esfele Sâfiliyn diye bir orta yol yok! Önce Hakk Yol’a gireceğiz, sonra orada orta yolu tutacağız. Hakk Yol’a girmeden esfele sâfiliyn yaşantı ile ahseni takviym yaşantı arasında bir orta yol tutmak değil, önerilen bu değil. Ama böyle orta yol tutanları seviyorlar, “ne güzel müslüman, herkes böyle olsa” diyorlar. Bu şeytanın sevmesidir. Allah’ın sevmesine talip olanı o aferinler kandıramaz. İnanmayan birisi size “aferin” diyorsa korkun, tuzağa düşeceksiniz demektir. İnanmayan birisi Allah’a inanana aferin der mi hiç? Diyorsa korkun!
Ayette buyurdu ki; arzda fesat isteme, muhakkak ki Allah fesatları sevmez. Fesat çıkarmak ve fesat istemek nedir? Onu yalnızca bozgunculuk sanmayın. Fesat Ğıll’in bir tezahürüdür ki Felak Sûresi bu fesadı anlatır. Bu şekilde uyarılınca Karun’un gösterdiği gerekçe nasıldı? Bu servet bana indimdeki bir ilim üzere verildi! Gerçi bu cevap günümüzün yanlış yapanından daha az yanlıştır. Demek ki günümüz çok daha tehlikeli. Cevabındaki iki önemli vurguyu fark edin: “İndimdeki” diyor, bir de “verildi” diyor. “İndimdeki” diyerek kendine pay çıkarıyor, âyetteki anahtar nokta budur. Bu bana indimdeki bir şeyle verilmiştir; yani bu bana dûniHİ var ve muhtar özelliğimle yaptığım bir şeyle verilmiştir. Allah’ın dışında algısıyla bir şey yapıyor, Allah da bu serveti ona veriyor. Kendisini Allah’ın dışında ve bilgili birisi olarak kabul ediyor. “İndimdeki bir ilim nedeniyle verildi” ifadesi günümüzde belki aferin denilecek bir söz. Ama Kur’an’a göre helak eden bir kavil, geçersiz bir söz. Bu iddiasına cevap veriliyor: O Allah’ın nice nesilleri helak ettiğini bilmiyor mu, bunları duymadı mı? O dönemlerde insanlar bu tür felaket ve helakları daha çok duyuyor, bu işlere çok ilgililer. Din önemli bir hayat öğesi olduğu için bu haberleri çok duyuyorlar. Peki, duyduğu halde insan niye ders almıyor? Ders almama hâli günümüzde de böyledir. Bugün de insan geçmişin haberlerini duyduğu halde özellikle esfele sâfiliyn halden ders çıkarmaz. Çünkü kendini hiç ölmeyecek sanıyor! Bildiği ve gözüyle gördüğü tek gerçek ölüm olduğu halde bu his nasıl olur? Bir cenazeye katılıyor, “herşey yalanmış, tek gerçek ölüm” diyor ama sonra unutuyor. Cenazeye katılanlara ve kendinize dikkat edin, ölüm o kişi içinmiş gibi, sanki biz musalla taşına yatmayacakmışız gibi bakarız. Ona vah vah der, kendimizi hiç düşünmeyiz. Ama hastalıkta öyle olmaz. Hasta ziyaretine gitsek “ne olmuş, niye olmuş?” diye sorgular, hemen tedbir almaya çalışırız. Hastalık için yaptığımızı ölüm için yapmayışımız dikkatinizi çekti mi? Çünkü hiç ölmeyeceğiz zannediyoruz! Allah fıtratı üzere yaratıldığımız için. Fıtratı üzere yaratıldığımız Allah ölür mü? Hiç ölmeyeceğimiz zannı, sonsuza kadar yaşayacağımızın delilidir. Bu kadar ölüm görmesine rağmen ölmeyecekmiş gibi bir hisle durması, kişinin fıtratındaki ölümsüzlük izidir, o izi hissediyor. Ama her şeyi suiistimal etmeye alıştığı için bu hissi de suiistimal ediyor. Esfele sâfiliyn idrakı, dûnillah algısı yüzünden her şeyi Allah’a karşı kullanmaya alıştığı için o hissi de öyle kullanır, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyalık tedbirleri alır. Yarın öleceğini bildirseniz yine bir plan yapabilir. Bunu ona “hiç ölmeyecekmiş hissi” yaptırıyor. O his bizde var. Bu yüzden insan ölümden korkmaz. Hatta esfele sâfiliyn yapıyı cenaze için gelenlere odaklı görürüz, “şu geldi, şu gelmedi, şunu getirdi, bunu gönderdi” der. Oysa bizim için karşılayan önemli… Biz karşılayana göre düşünürüz… Ya iyi bir karşılama olmazsa diye ürpeririz. Korktuğumuz ölüm değil, karşılama merasimidir. Onu bir garanti etse, ölüm müslümanın korkacağı bir şey değildir. DûniHi algıdakiler bizi bu yüzden anlayamaz. Biz hadis ve âyetler gereği ölüm rabıtası yapar, ölümü çok düşünürüz, bu bizim için önemli bir ilaçtır. Ama dûniHi idrak için hastalıktır, ölüm korkusu tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlıktır, bizde ise önemli bir ibadettir.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM