Edep; Ya Hu – 169

Edep; Ya Hu – 169

Hadid Suresi 21: “Rabbinizden bir mağfirete ve yeryüzü ve semanın arzı gibi bir arzı olan cennete yarışın ki, Allaha ve Resullerine iman edenler için hazırlanmıştır. O Allah’ın fadlıdır, onu dilediği kimselere verir. Ve Allah zül fadlil aziymdir.”
Al-u İmran 133: “Ve Rabbinizden bir mağfirete ve bir cennete koşun ki eni Semavat-ü Arz genişliğidir, müttakiler için hazırlanmıştır.”
Hadîd Sûresi 21 ve Âl-u İmrân Sûresi 133. ayetlerden de öğrendik ki Kur’an biz inananlara “Hayrda yarışın” diyor, “ilahlık hissiyatı üzerinden oluşturduğunuz davranışlarla yarışın” demiyor. Bir yarış yapın ama hayr konusunda yarış yapın; yani Billahi anlamda imanın gereklerinde yarışın, bu konuda yarışarak cennete koşun; cennete yarışarak koşun; dünyayı yarışarak terk edin buyuruyor. Ama nasıl? Billahi anlamda imanın gerekleriyle, işte o yarışı hayat tarzı haline getirin. Nefs ile nefsin şerri farkına, yarış farkına dikkat edin lütfen. Her konuda böyle bir fark var, yarış konusunda da. Bu yarışın bir özelliği şudur ki; hayrda yarışan bir inanan diğer inanan kardeşlerini bu yarışta ileri, öne iter, yarışı kazanayım diye kardeşini geri itmez, müslüman kardeşi arkada kalsın istemez. Yarıştıklarının hepsini yukarı çeker, aşağı ittirmez. Çünkü Enfal Sûresi 72. ayet “öyle yapın, hayrda yarışın” diyor. Öyleyse bu nasıl bir yarış acaba?
Bu yarışta kişi inanan kardeşini öne itiyor. Bunu akıl alır mı? Kendisiyle birlikte yarışanı öne itiyor, aşağıdaysa yukarı çekiyor ama kendisi yarışta… İşin güzelliğine bakın, elhamdülillah. Bir de şu tersliğe bakın: Tanrısal savaşta olanlar, bu tanrılar savaşına hayat mücadelesi demiş olanlar, onu hayat tarzı haline getirmiş olanlar, Tekasür Sûresi’ndeki manayı kavrayamamış olanlar, yani ilahlık hissiyatlarının davranışlarıyla yarışanlar ne yaparlar? Onlar “müstakilen var ve muhtar” zannettikleri için bir başka duniHi ilahı hatta tüm insanları aşağı çekerler. Yarışı kazanmak için herkesi geri iterler. İşte böyle farklı iki yarış var… Tekasür Suresi’nde Rabbimiz bize “nefsin şerrinin bu merhametsiz, bu zalim, bu insafsız yarışını terk edin” diyor. Nasıl terk edeceğimizi de öğretiyor: Konuşma dilini terk ederek, ancak böyle! Çünkü nefsin şerrinin yaşama biçimi budur, onun kan damarı konuşma dilidir. Konuşma dilini düzeltirseniz nefsin şerrinin şah damarını kesmiş olursunuz.
Hud Sûresi 88. ayetle de Rabbimiz bize konuşmamızla, dilimizle ilgili bir öğüt verir. Yaşanılan bir başarı sonucu takdir edildiğiniz zaman şöyle deyin diyor. Tabi, siz sağlığınızı, sıhhatinizi, afiyette olmanızı, imanınızı, kulluk gayretlerinizi, size verilen bütün bu imkânları başarı gibi görürseniz ki böyle davranışları çoğaltabiliriz, işte böyle hallerde, böyle durumlarda Hud Sûresi 88. ayet şöyle söylememizi ve bu söylediğimizin idrakıyla sadrımızı yıkamamızı öğütlemektedir: “Ve ma tevfikiy illa Billah.” Bunun manasal açılımını tefekkür edelim.
“Ve ma tevfikiy illa Billâh:” İnsanın başardığı şeylerin hiç biri onun “müstakilen var ve muhtar” bir vasıfla yaptığı şeyler değildir. O halde yaptıklarınız, özellikleriniz ve başarılarınız “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla yapılmış gibi, varmış gibi davranmayın. Her olan şey, dolayısıyla her başarı ancak “Müstakilen VAR ve Muhtar” olan Allah’tandır, Allah’tadır, illa Billah’tır. “Ve ma tevfiki illa Billahi” duruşu ile ilgili üç ana idrak söylemiş olduk:
1) Her sonuç; Allah’tandır.
2) Allah’tadır.
3) İlla Billâh’tır.
Bu idrakların üçü de geçerli ve makbul idraklardır. Ancak her üçünün de geçerli olabilmesinin en önemli şartı, bu idrakların “duniHi algısız” ortaya çıkmış olmasıdır. Bu idraklar duniHi algıyla ortaya çıkarsa çok tehlikeli olur. Örneğin, bu idrakların en makbulü olan “illa Billâh” dediğimiz 3. seviyesi, en ilerisidir.
Eğer kişi duniHi algıdayken onda bu idrak varsa, bu çok tehlikeli bir hal alır. O zaman kişi “ben Allahım” der veya “Allah bende yapıyor” der, “Allah benden açığa çıkıyor” der. “Bir Allah, bir de ben” ayrımı yaparak Allah’ı tenzili rütbe yapmış, kendisini de yükseltmiş olur. DuniHi algıyla bu idrakları yakalarsa, bilgi olarak yakalarsa böyle olur. Aslında duniHi algıyla bu idraklar hal olarak yakalanmaz, mümkün değil. Öyle anlaşılmasın lütfen. Ancak bilgisi yakalanabilir ki bilgi zaten her tarafta var. Kişi o İlla Billâh idrakini bilgiyle yakalarsa, o bilgiyi hal zannederse ve kendisindeki duniHi algı varlığının farkında da değilse bu durum çok tehlikelidir. İnsanların çoğu böyle bir konuyu bilmiyor ki farkında olsun. “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasındalar, onun da farkında değiller… Bilmiyorlar… Ama bazıları bu bilgiyi duymuş, öğrenmiş hatta sindirmiştir, bu yüzden de bu bilgiyi sanki yaşadığı halmiş gibi anlatır, öyle bir görüntü çıkarırlar. İşte tehlike budur. Bu yüzden, “Bu idraklar duniHi algısız olmak kaydıyla olmalıdır” dedik, bu koşul olmazsa olmaz koşuludur. Kişinin “Her sonuç, her başarı Allah’tandır, Allah’tadır, illa Billah’tır” idraklarından birini yaşaması (yaşayabilmesi) için kesinlikle duniHİ algısız olması lazım…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi