Edep; Ya Hu – 167

Edep; Ya Hu – 167

DuniHi algısıyla yaşayan kişide “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla oluşan ilahlık hissiyatı sadrı tamamen kaplamıştır. Sadrını kaplamış olan bu ilahlık hisleri kutsanınca, yüceltilince, övülünce, korununca, desteklenince, okşanınca, konu edilince, duniHi ilahın sadrı genişler, bir ferahlama, rahatlama, huzur bulma yaşar. Zaten bir duniHi ilah yaşadığını ancak böyle olaylarla hisseder. Hayatında bunlar yapılıyorsa, bunlar oluyorsa yaşamayı sever ve “iyi ki varım” coşkusu oluşur. Bu tarz övmeler onun duniHi algı ve zannlarını pekiştirir ve yeni heva ve heveslere sebep olur. DuniHi algı ve zannları pekişince, yeni heva ve hevesler ortaya çıkınca şirk döngüsü başlar; o döngü ile onlar tekrar duniHi algı ve zannlarını destekler ve kuvvetlendirirler. Onlar kuvvetlenince övme ve övülme arzuları, kutsanma istekleri devam eder. Şirk kısır döngüsü… Bu şirk kısır döngüsünü bilmeyen ve göremeyenler, bu konudaki ayet ve hadisleri hiç anlayamazlar. Rasulullah (SAV) Efendimiz’in karşılaştığı bazı övme ve övülmelere, yüceltilme ve kutsamalara gösterdiği tepkiyi neden gösterdiğini fark edemez ve göremezler. Çünkü şirk kısır döngüsü günlük hayat içinde o kadar normalleşmiştir ki bu kapsamdaki konuşmalar, davranışlar, olayların akışı içinde bu şirkler “Rasulullah (SAV) buna neden itiraz etti, bunda ne var ki?” sınıfına girmiştir. Bakın Efendimiz (SAV) buyurdular ki: “Parmaklarla gösterilmek kişiye günah olarak yeter.”
Bir inanan bu kapsamda olmaktan çok korkmalı, ne kendi şirk kısır döngüsü ateşine ne de başkasınınkine odun taşımalıdır; ateşin körükçülüğünü yapmamalıdır. Peki, güzel bir davranışı takdir etmeyecek miyiz? Güzel bir davranışa “güzel, iyi” demeyecek miyiz? Bu çok önemli bir soru ve cevabı da işin püf noktalarındandır… Bütün konularda olduğu gibi burada da mesele yapılan işin şekli değildir, bir işi duniHi algı ve zannlarıyla ve “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla yapmamaktır. Hiç bir işimizi bu iddia ile yapmayacağız ve bir iş yaparken birisinin ilahlık hissiyatına prim yaptıracak şekilde yapmayacağız. Peki, nasıl olacak da biz bir işi duniHi algı ve zannlarıyla yapmayacağız, nasıl olacak da biz bir işi “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla yapmayacağız; nasıl olacak da biz birisinin ilahlık hissiyatına prim vermeden yapacağız? Cevap çok net: Konuşma Dili ile… Bunu halledecek şey konuşma dilidir. Eğer konuşurken nefsin şerrinin dilini kullanırsanız siz her işi duniHi algı ve zannlarıyla yapıyor olursunuz. Nefsin şerrinin dilini kullanıyorsanız siz işinizi “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla yapıyorsunuz demektir. İşinizi nefsin şerrinin dilini kullanarak yapıyorsanız siz mutlaka bir başkasının ilahlık hissiyatını coşturuyorsunuz, ona prim veriyorsunuz demektir. Peki, nasıl mücadele edeceğiz?
Mücadele etmenin yolu öncelikle “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını reddetmiş, ilahlık hissiyatına sırt dönmüş olmaktır. Bu şart! Kurulacak cümleler, gerçekleştirilecek fiiller duniHi algısız olmalıdır. Bunun en kolay yolu şudur: Ne söyleyecekseniz ve ne yapacaksanız onu mutlaka Allah ile ilişkilendirin. Eğer “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını reddetmişseniz, duniHi algı ve zannlarını fark etmişseniz, onları reddediyor ve onlarla mücadele ediyorsanız, sözlerinizi ve fiillerinizi mutlaka Allah ile ilişkilendirmelisiniz. Bunu öyle alışkanlık haline getirmeliyiz ki bu ilişkiyi zihnimizden ve çok hızlı yapmayı öğrenmeliyiz. Çok hızlı ve zihnimizden! Ve bir de bu konuda “başkaları ne yapıyor, nasıl yapıyor?” tuzağına düşmeden yalnızca kendimizi izlemeliyiz. Başkalarını izlemekle belki birisine faydanız dokunabilir ama kendinize zararı dokunacağı kesindir! Kişi bu yöntemleri kendini izlemek için değil de bir başkasını izlemek için uyguluyorsa “merak ve kıyas tuzağı”na da düşmüş olur. Merak ve kıyası dini bir mevzuda kullanıyor olmak sizi kıyas ve merak tuzağından kurtarmış olmaz; dini mevzularla yanlış işler yapıyor olursunuz. Başkasını izlemek kesinlikle zarar verir! Bir istisna ile: Aile içinde karı-koca ilişkilerinde, çocuk-ebeveyn ilişkilerinde eğer karşılıklı saygı, sevgi ve hoşgörü varsa o zaman yalnızca Allah rızası gözetilmek kaydıyla, karı-koca ilişkisi ve ebeveyn-çocuk ilişkileri bu izlemeyi kapsar. Şartı bu: Karşılıklı saygı, sevgi, hoşgörü varsa ve Allah rızası gözetilmek kaydıyla! Eğer karşılıklı saygı, sevgi ve hoşgörü yoksa o izlemeyle ailede huzursuzluk, çocuk-ebeveyn ve karı-koca arasında kavgalara sebep olur. Bu yüzden, bu şart çok önemli: Saygı, sevgi, hoşgörü ve Allah rızası gözetilmek kaydıyla eşlerin anlaşması! Eşler bu şartlarda anlaşmışsa birbirlerini izleyebilirler. “Gel birbirimizi izleyelim de ateşten kurtaralım, ateşten kurtarmak için birbirimize yardım edelim” derlerse bu izlemeyi yapabilirler. Hele de aralarında aşk varsa… Artık o en güzeli olur… Ancak bu durum dünyanın en zor ve gerçekleşme ihtimali en düşük işlerinden birisidir. Bütün bunlara rağmen bunu yaşayan varsa bu nimetin değerini, kıymetini bilmelidir.
Kur’an’dan bir öğüt, inananlar için bir uyarı ile bitirelim, bu uyarı Tekasür Sûresi ile yapılmıştır: “Tekasür sizi meşgul etti (oyaladı). Hatta mezarlıkları ziyaret ettiniz. Hayır, yakında bileceksiniz. Sonra bir daha hayır, yakında bileceksiniz. Hayır, keşke ilmel yakın bilseydiniz; And olsun cahiymi (cehennemi) mutlaka görürdünüz. Sonra, yemin olsun ki o cehennemi mutlaka aynel yakin göreceksiniz. Sonra, yemin olsun ki o gün nimetlerden elbette hesaba çekileceksiniz.”

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi