Edep; Ya Hu – 142

Edep; Ya Hu – 142

Yaşarken duniHi anlamda hürriyet kullananların nefs hali olan “nefsin şerri” o kullarda bir özellik kazanmıştır, o nefs “doymayan nefs” haline gelmiştir. Billahi anlamda hürriyet kullanan imanlı kullar işte bu doymayan nefsten kurtulmaya çalışırlar. İki hayat tarzı arasında nasıl bir fark, nasıl bir terslik var… Doymayan nefs, duniHi anlamda hürriyetle hayatını dizayn edenlerin tatmin etmek için çırpındıkları bir şeyken, Billahi anlamda hürriyetle hayatını dizayn edenlerin kurtulmak istedikleri bir şeydir doymayan nefs. Bir grup onu tatmin etmek için çırpınıyor, bir grup ondan kurtulmak için çırpınıyor…
DuniHi anlamda hürriyet kullananlar doymayan nefslerini tatmin etmek için duniHi güçlerden destek alırlar, isterler, duniHi güçler uydururlar ve onlara müracaat ederler; Billahi anlamda hürriyetle hayatını dizayn edenler ise doymayan nefsten kurtulmak için yüksek bir gayrette ve telaştadırlar ama onlar bu kurtuluş için Allah’tan yardım isterler. Bu konu zihnimizde iyi yer etmeli, çünkü çok önemli. Kelime-i Şehadet’in manasının açılması için bu konunun zihnimizde yer edinmesi şarttır. Kelime-i Şehadet beyanını yaparken, “evet, ben müstakilen varım ve muhtarım iddiasını reddettim” derken o iddiayı görebilmek, fark edebilmek, “haa buymuş, işte ben onu reddettim, ben ona sırtımı döndüm, haniyf oldum” diyebilmek için bu konunun anlaşılabilmesi, kalbimizde, beynimizde açılabilmesi çok önemli. Bu bakımdan bir örnek vermeye çalışayım, lütfen dikkat buyurun:
İndillah’ta, Allah İndinde Allah’ın “BEN İlahım” demesiyle, bir kulun “müstakilen varım ve muhtarım” zannıyla ilahlık iddiasında bulunması, “ben duniHi bir ilahım” demesi aynı değer ve ölçüdedir. Burası çok önemli! İddianın kuvvetini, şiddetini, bu iddianın nasıl bir saygısızlık, nasıl bir haddi aşma, nasıl bir isyan, nasıl bir asilik, nasıl bir edepsizlik olduğunu anlamak için burası çok önemli: Allah’ın “BEN İlahım” demesiyle bir kulun ilahlık iddiasında bulunması Allah’ın indinde aynıdır, aynı değerdedir! Bakara Sûresi 22. ayet bunu bize öğretiyor: “Artık bile bile Allah’a eşler oluşturmayın.” Bu iddia Bakara Sûresi 22’de Allah’a “eş” bulunmuştur. En’am Sûresi 150’de ise “Rablerine denk tutarlar.” buyrulmaktadır. Bu iddia En’am Sûresi’nde de “Rabb’e denk” kavramıyla gösterilmiştir. Demek ki kulun kendini müstakilen var ve muhtar sanmasıyla oluşturduğu bu iddia Allah’ın indinde Allah’ın ilahlık iddiasıyla aynı değerdedir. Şimdi bu gerçeği fark etmiş zihinlere şöyle bir örnek verelim. Bir terazi düşünün, iki tane kefesi olan terazilerden. Kefenin birisine “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasında bulunan yani ilahlık hissiyatı taşıyan kişinin, “ben ilahım” iddiasında bulunan kişinin vasıflarını koyalım; yani kefeye o kulun Allah’ın “BEN ilahım” demesine denk gelen iddiasını koyalım. Bu kefede ne var? Bu kefede o kulun müstakilen varım ve muhtarım iddiası var, o kulun Enbiya-29’a göre “ben duniHi bir ilahım” deyişi var. Bu kefede o kulun sadrını kaplamış, kalbini formatlamış ilahlık hissiyatı var. Bu kefede o hissiyata uygun heva ve hevesler var. Terazinin diğer kefesinde ise Allah’ın ilahlığı var. İşte o kul ister ki kendisindeki bu hissiyatı Allah’ın ilahlığı ile dengelesin, ikisi dengeye gelsin. Ancak, Furkan-3, Neml 59-65, Mü’min-56, özellikle İhlâs-4 ayetlerinden öğreniyoruz ki bu iddiada bulunan kulun ilahlık hissiyatına karşılık olarak bu kefeye koyabileceği hiçbir kapasitesi yoktur. Sıfır! Çünkü ondaki hissiyat ancak bir algı ve zanndır, zann olduğu için karşılığı bir kapasite yoktur. O kul, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını kendinde var olan bir kapasiteyi görmüş de yapmış değil, kendinde var olan kapasiteye dayanarak bir ilahlık hissiyatına girmiş değil; duniHi algı ve zannlarının esiri olarak “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasına girerek kendi ilahlık hissiyatını oluşturdu. Sonra da oluşturduğu bu uyduruk (olmayan) hissiyatın kapasitesi peşine düştü. Aslında öyle bir kapasiteyi görüp de “madem bende böyle bir kapasite var, öyleyse bunun karşılığı olarak benim bir ilahlığım vardır” demedi. Tam tersini yaptı, kendinde o vasıf ve kapasite hiç olmadığı halde ilahlık hissiyatı oluşturdu. İşte, terazinin bu kefesi onun bu ilahlık iddiası sebebiyle Allah’ın “BEN ilahım” demesiyle denk bir iddia içermiş oldu. Şimdi dikkat edin lütfen. Allah’ın “BEN ilahım” demesinin karşılığı olan kefe, bu hakikatin ağırlığı ile en aşağıdadır. Ama ilahlık iddiasında olanda bu iddianın karşılığı bir kapasite bulunmadığı için, o iddianın konulduğu kefe boştur, bu yüzden en yukarıdadır! Biraz önce saydığımız ayetlerden Mü’min Sûresi 56’yı hatırlayın; “bu kulların sadırlarında asla ulaşamayacakları bir kibir zannından başka bir şey yoktur” buyurdu. İhlâs Sûresi ise konuyu tam mühürlüyor: “Ve lem yekûn lehû küfüven ehad.” Bu surenin ilk okunuşunda Efendimiz (SAV) İhlâs Suresini yüzü kızarmış, haykırarak itirazcılara söylemiştir, işte bu gerçeği beyan etmiştir: Ve lem yekûn lehû küfüven ehad: O’na hiçbir küfüv yoktur.
Lütfen dikkat buyurun. Allah’ın “BEN ilahım” demesine denk gelecek bir iddiada bulun ve bunun karşılığı hiçbir kapasite de sende bulunmasın… Nasıl bir dengesizlik! Nasıl bir içinden çıkılmaz hal! İşte bu dengesizlikle ne meydana geliyor? Saçmalayan bir nefs! O nefs “nefsin şerri”dir. Bu saçmalığa, bu dengesizliğe, bu depresyona dayalı olarak batıl bir hayat tarzı oluşmaktadır ki ona da “vehmin zulmeti” diyoruz. Sonuçta bu ikisi birleşince oluşturdukları hal ise “doymayan nefs”tir.
İşte hayatlarını düniHi manada hürriyetle yaşayanlar bu doymayan nefsi tatmin etmek için çırpınacak duracaklar; çırpınıp duruyorlar… Öyle yaşayacak, öyle ölecek, öyle de dirilecekler… Zümer Sûresi 45’ten öğreniyoruz ki bu doymayan nefs biraz okşanırsa, biraz sevilirse, biraz hakkında konuşulursa, biraz yüceltilirse, kutsanırsa sevinir, huzur bulur, tatmin olur. Ancak bu huzur çabuk kaybolur, bu sebeple hep daha fazlasını arzu eder…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi