Edep; Ya Hu – 140

Edep; Ya Hu – 140

Billahi anlamda hürriyet ve özgüven açısından iki kul yani nefs ve nefsin şerri nasıldır? Nefs ve nefsin şerrini kıyaslayalım ki kişide nefsin şerri olmasına sebep olan şerler nelerse, onlar temizlenirse nefs tertemiz, terbiye olmuş olarak ortaya çıksın inşaAllah. Billahi anlamda hürriyet ve özgüven konusunu kıyaslarken prensip şudur: Kişi kim adına, ne adına “BEN” diyorsa o kimliğin gücü, kuvveti, ölçüsü ve yetkileri çerçevesinde güven hisseder ve bu hisleri de yansıtır. Hürriyetini Billahi anlamda kullanan kul nefsini takdim ederken Allah adına “BEN” demesi sebebiyle Allah’a güvenendir, Allah’a güvenen bir kuldur. Allah’a güvenmek önce bir beyan ile başlar ve o kul “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını kendisinden temizledikçe, sildikçe bu güven artar ve tam teslimiyet noktasına kadar ilerler. Bu kuldaki özgüven, bu sebepten dolayı Öz’e güvendir, bu şekildedir. Böyle kulları Kur’an ayetleriyle destekler ve teşvik eder. Bazılarını hızlıca izninizle söyleyeyim:
Bakara-131: “Eslemtü li Rabbil Alemiyn: Âlemlerin Rabbine teslim oldum, de.”
Al’u İmran-20: “Eslemtü Vechiye lillahi: Yüzümü, kimliğimi, “BEN” deyişimi Allah’a teslim ettim, de.”
Nisa-45: “Ve kefa Billahi Veliyyen ve kefa Billahi Nasiyra: Bana dost ve arkadaş olarak, yol gösteren olarak Allah yeter. Bana bu yolda yardımcı olarak Allah yeter, de.”
Ahzab-3: “Ve kefa Billahi Vekiyl: Bütün bu konularımın, hayatımın dizaynında benim en büyük yardımcım ve Vekilim Allah’tır, O bana yeter, de.”
Al’u İmran-173: “HasbunAllahu ve ni’mel Vekiyl: Allah bize yeter. O ne güzel vekildir, de.”
Tevbe-129: “Hasbiyallahu, La ilahe illa HU ve aleyhi tevekkeltü ve HUve Rabbul Arşil Aziym: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O yüce Arşın Sahibidir, de.”
Böyle ayetlerle Allah’a teslim olmaya gayret eden kullar desteklenirler ve teşvik edilirler…
Bir de duniHi anlamda hürriyet kullanan kulların özgüveni vardır. DuniHi anlamda hürriyet kullanan, duniHi algı ve zannları sebebiyle vehmin zulmetine düşmüştür. Dolayısıyla nefsin şerri durumuna gelmiş olan kimliğini kendi adı namına “BEN” diyerek takdim eden bu kul “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasında bulunmaktadır; Kur’an’ın diliyle Enbiya 29. ayete göre “ben duniHi bir ilahım” demektedir. Bu kulun ilahlık hissiyatının kendisindeki kapasite ne kadarsa özgüveni de o kadardır. İlahlık hissiyatının karşılığı olan kapasiteyi detaylı inceleyeceğiz. Şimdi yalnızca özgüven açısından birkaç cümleyle geçiyoruz ama sonra onu detaylı göreceğiz.
DuniHİ anlamda hürriyetle yaşayan kul ilahlık hissiyatı ile “ben duniHi bir ilahım” dedi ya, işte bu iddiası sebebiyle ondaki ilahlık hissiyatının karşılığı olan kapasite ne ise özgüveni de o kadardır, o kapasite kadardır. Aslında insanlardaki ilahlık hissiyatlarının karşılığı bir kapasite bulunmamaktadır, öyle bir kapasite yoktur. O bulunmadığı için, ilahlık hissiyatında bulunan kullar özgüvenlerini kuvvetli yapabilmek, özgüvenlerini yükseltebilmek ve özgüvenlerinin kendilerine hayat enerjisi oluşturmasını sağlayabilmek için ilahlık hissiyatlarının karşılığı olan (olmayan o) kapasiteyi yükseltmeye çalışırlar, o kapasiteye destekler ararlar, o kapasiteye güçler ararlar. Ne yaparlar? Özgüvenleri için duniHi güçler ilan ederler. Nedir bunlar? Müstakilen varım ve muhtarım iddialı etiketler, müstakilen varım ve muhtarım iddialı mülkiyet sahiplikleri, müstakilen varım ve muhtarım iddialı paralar, mücevherler; müstakilen varım ve muhtarım iddialı gizemli güçler, müstakilen varım ve muhtarım iddialarını koruyacak, güçlendirecek uğurlar, fiziksel putlar, inançlar, felsefeler… Böyle şeyler edinirler. Ve ayrıca yine kendilerinin bu özgüvenlerine destek olsun diye, ilahlık hissiyatlarının gücünü artırsın diye, ona bir kapasite sağlasın diye “duniHi veliler” edinirler. Bu sebeple etkili ve yetkili, gizemli, güçlü insanlar, medyumlar, falcılar, büyücüler, cinler, cinciler bu tür insanların başvurdukları yerlerdir. Bu kulların hürriyetlerini duniHi anlamda kullanabilmeleri için bu tip özgüvene ihtiyaçları vardır. Bu kişiler niçin müstakilen varım ve muhtarı iddiasında bulunuyorlar? Niçin bunun karşılığı bir kapasiteyi yükseltmek istiyorlar? Niye böyle bir özgüvene ihtiyaçları var? Bunların cevabını bize Kur’an vermektedir. Bu konudaki ayetleri şimdi çok kısa ve konumuzu ilgilendiren kısımlarıyla ele alıp geçeceğiz, detaylarını merak edenler bu ayetleri kitapçıklarımızdan inceleyebilirler ki bunu önemle öneririm.
Sad Sûresi 2. ayet buyurmaktadır ki: “Bilakis o kâfir olanlar izzet ve şikak içindedirler.”
Evet, duniHİ algılarıyla yaşayanlar izzet içindedirler, yani izzet zannındadırlar. Bir üstünlük, bir kibriya zannında olarak “üstünlük ve kibriya” taslarlar. Yani müstakilen varım ve muhtarım iddiasındadırlar. Ayet onları bize şöyle tanıtıyor: (Oysa) onlar şikak içindedirler, yani ayrı ve uzaktırlar. Onları ayrı ve uzak yapan nedir? Onların duniHi algı ve zannlarının esiri olmaları… Bunu Sad Sûresi 2. ayetten öğreniyoruz.
Meryem Sûresi 81. ayet, duniHi algı ve zannlarının esiri olan kullar için diyor ki: “Onlar kendilerine izzet olsun, üstünlük olsun diye duniHi ilahlıklar ilan ederler.” Meryem-82: “Hayır, aslında durum hiç sandıkları gibi değildir. O ilahlar onların gayretlerini inkâr edecek ve onlar üzerine çok zıt sonuçlara sebep olacaklardır.” Dolayısıyla işte böyle kullar için Enbiya-29 buyurmaktadır ki: “Onlardan kim ‘muhakkak ki ben duniHi bir ilahım’ derse biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.”
O cezalanma anında da Duhan Sûresi 49’u görüyoruz: “Zebaniler der ki: Tat bakalım! Çünkü sen dünya hayatında Aziyzül Keriym iddiasında ve gayretindeydin.” Kendini aziz ve kerim sanıyordun…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi