Mustafa Yılmaz DÜNDAR
Mustafa Yılmaz  DÜNDAR
yilmazdundar@kocatepegazetesi.com
Edep; Ya Hu – 118
  • 0
  • 128
  • 26 Ağustos 2020 Çarşamba
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Bir tefekkür antrenmanı yapalım ve şu iki cümleyi tefekkür edelim. Tefekkür ederken, lütfen cümleleri yaşamaya gayret edin. İlk tefekkür cümlemiz: Ben Müstakilen Varım ve Muhtarım. Ben müstakilen varım ve muhtarım yani ben özgürüm. Allah’tan bağımsız olarak kendimin yönettiği bir aklım, bir gücüm, bir mülküm var. Bütün bunlar nedeniyle ben de kendime göre müstakilen hüküm veririm. Muhtariyet ilan ve iddiası, “ben müstakilen varım ve muhtarım” algısı üzerine kurulur hep. Şimdi düşünün, bu cümleyi tefekkür için bile olsa söylerken nasıl dikleşiyor insan.
Bir de “Biiznillah, ben var görünenim” cümlesini tefekkür edelim. Bakın ses daha baştan yumuşadı. Rabbimiz Allah buyuruyor ki “Rasulün yanında sesinizi yükseltmeyin.” Müthiş bir uyarı… Rasulün yanında sesimizi yükseltmeyelim, tamam, Allah’ın yanında yükseltecek miyiz? Lütfen, hayatımızın her anına dikkat edelim; geçmişimizdeki şımarık yaşantımıza tövbe edelim. Sesimizi yükselttiğimiz konu ne olursa olsun, sesimizi yükselttiğimiz her hal için af dileyelim, tövbe edelim… Allah var, sesimizi yükseltmeyelim. Allah yokmuş gibi düşününce insan kendiliğinden “ben müstakilen varım ve muhtarım” haline bürünüyor. Cümle “ben müstakilen varım ve muhtarım” olunca tefekkürü de ona göre gelişiyor. Ama “Biiznillah, ben var görünenim” ifadesinde sesimiz kendiliğinden daha haddi bilen bir sese dönüşüyor.
Şimdi “Biiznillah BEN”i tefekkür edelim. Biiznillah BEN; Allah’ın dilemesiyle var olan ve O’nun dileğiyle, O’nun izniyle o var olana “BEN” diyenim demektir. “O’nun izniyle var görünen bu kula BEN diyorum” diyorsunuz: Biiznillah BEN var görünenim. Kime göre var görünen? Allah’a göre. Çok dikkat edin, kul Allah’a göre var görünendir, birbirimize göre varız. Var görünenler birbirlerine göre vardır, birbirlerine göre yok olmazlar. Yoksak, yok olan bir şeyden nasıl sorumlu olacağız? Birbirimize göre varız, yani “var görünenler” birbirlerine göre varlar. Ama tüm var görünenler Allah’a göre yoktur. “Biiznillah BEN var görünenim” cümlesini Allah’a göredir, bu yüzden biz bu tefekkürü Allah’a seslenerek söylüyoruz. Dikkat edin, “Ben Müstakilen Varım ve Muhtarım” sözünü Allah’a diyemezsiniz. “Ben Varım ve Muhtarım”ı ancak çevrenize dersiniz. Ama “Biiznillah, BEN var görünenim Allahım” diye Allah’a sesleniyoruz. Lütfen bunu tefekkür edelim; Biiznillah BEN var görünenim… Ve bu iki tefekkürde, değişen kan kimyanızı yakalayın. Yakaladınız mı, aradaki farkı hissedebiliyor musunuz? İki cümlenin tefekküründe kan kimyanız nasıl? Dikkat ederseniz yakalayacağınız ikisi arasındaki o fark, küfür ve iman farkıdır.
Kalbin analiz ve sentez işlevini yapan fuad, fuadınız “müstakilen varım ve muhtarım”a uygun analiz ve sentezler yaparsa, onlara sahip çıkarsa ve kalbe onu gönderirse, kalb de nefsin şerri altında esarette ise oluşan sonuç sanki kalpten geliyormuş gibi olur ama değildir. Bir aynayı bir cismin önüne koyun ve bir ışık kaynağından oraya ışık gönderin. Cismi o ayna ile örttüğünüz için ışık oradan yansıdığında birisi ışığı cisimden yansıyor sanabilir. Oysa cisim aynanın arkasında, onu örttünüz. İşte nefsin şerri de kalbi öyle örter ve duyguları, düşünceleri beyne yansıtır, beyin de o emirleri kalpten geliyormuş gibi alır. Kalb esaret altında olduğundan “ben müstakilen varım ve muhtarım” fikrine sahip çıkarsa beyne ona uygun emirler gider, beyin o fiillere bürünür; kişinin yürüyüşü, duruşu, beden dili ona uygun hale döner. İşte o küfür halidir. Bu yüzden, az önce yaptığımız tefekkürün ilk cümlesi için tövbe edelim. Allahım anlamak için yaptığımız ilk cümlenin tefekküründen dolayı bizi bağışla ya Rabbi. Fuadımız anlasın, antrenman yapsın diye o tefekkürü yaptık Ya Rabbi. Hâşâ… Bir ayette şu geçer: O zor günde Rabbi Hazreti İsa’ya; “sen, ben ilahım mı dedin, annem ilah mı dedin, ben Onun çocuğuyum mu dedin?” dediğinde, “hâşâ, ya Rabbi der miyim öyle şey” diyecek. Biz de o ayetten esinlenerek öyle diyelim: Ya Rabbi, öyle şey der miyiz? Hâşâ… O tefekkür fuadımız öğrensin diyeydi. Biiznillah BEN var görünenim Allahım.
Evet, şuna da dikkat etmeliyiz: Hangisinin tefekküründe zorlandığımızı incelemeli ve iki tefekkür arasındaki farkı iyi tespit edip kendimize doğru cevap vermeliyiz. Cevabımız; “birinci cümleyi kolay tefekkür ediyorum ama ikincisini bir türlü kavrayamıyorum, anlayamıyorum” olabilir ki bu çok doğal. Esfele safiliyn yapının tefekkürü, kişiye kolay gelir, bu çok doğal. O zaman demek ki kurtulmanız gereken “iz”ler var deyip, o izleri bulup, onları kendimizde tespit etmeliyiz.
Bir şeyi düşündüğünüzde mekanizma şöyle çalışıyor: Tefekkür yaparken fuad sizin ilminizdeki potansiyel ve tercihlerinizden yararlanarak analiz ve sentez yapıp bir fikir oluşturuyor. Bu fikri benimsediğinizde fikir kalpte tespitleniyor, beyin bu tespit doğrultusunda hareket ediyor, organlara emrini ona göre veriyor. Küçük bir antrenmanını yaptığımız bu sistem kendiliğinden çalışıyor. Önemli olan şudur ki bu sistemde lüb nuru yoksa yapılan analiz ve sentezin sonucu bellidir. Çünkü sadra esfele safiliyn yapı hâkimdir. O yapı hâkim olduğu için sonuç bellidir. Hayatta örnekleri çoktur. Bir yeri birisi yönetiyordur ve siz oradan ne karar çıkacağını bilir “ne karar çıkacağı belli” dersiniz. Çünkü o masada oturan adil değil, faşizan bir yapısı var. O zaman oradan ne karar çıkacağı bellidir. Nefsin şerri de faşisttir, daima faşizan karar verir…
Sadır, kalp, fuad, lüb mekanizmasındaki önemli bir şey de şudur: Fuad, lüb nurunun gösterdiği yolda çalışırsa kalbi haşyetullah ile tanıştırır. Şöyle: Fuad Hakk yolda, Rabbine yönelmiş olarak analiz ve sentez yapıp da Rabbine yönelmiş fikirler ürettiğinde, bunu kalıba döktüğünde, kalıp titremeye, sallanmaya başlar ve haşyetullahla tanışır. Bu yüzden, haşyetullah lüb nurunun sadırdaki savaşçısıdır. Bir benzetmeyle anlatalım ki kolay anlaşılsın inşaAllah. Vücuda bir mikrop girdiğinde savaşçı hücreler; lökositler veya bağışıklık hücreleri onu bulurlar ve onu organizmaya zarar vermeyecek hale getirirler. Ya yok ederler ya da hiç olmadı, etrafını çevirip hapsederler veya vücuttan dışarı atarlar. Hani, çıban çıkar da içi temizlenir ya, işte o yolla vücudun uygun bir noktasından dışarı atılır. Bu savaşçı hücreler gibi, haşyetullah da sadırda Lüb’ün savaşçısıdır.
Haşyetullah dillendirilince, sabah ve akşam salâtlarından sonra hadis gereği okuduğumuz Haşr Sûresi 21. ayet akla geliyor: “Eğer şu Kur’an’ı bir dağın üzerine inzal etseydik, elbette onu Allah haşyetinden dolayı huşu ederek çatlayıp parça parça olduğu halde görürdün. İşte bu misalleri insanlara tefekkür etsinler diye darb ediyoruz (bu yüzden veriyoruz bu misalleri).”
Bu yazıları dikkatle takip edenler, paylaşımlarımızdaki tanımlarla baktığında ayetin demek istediği şeyi çok kolay çözeceklerdir. Mesela, ayetteki “tefekkür etsinler diye” ifadesinin manası size çok anlaşılır gelmiştir. Hakk yolda tefekkür nedir, bunun fuadla ilişkisi nasıldır, hatırlayalım. Hakk yolda tefekkür, fuadın Hakk yolda analiz ve sentez yapmasının ismidir, bu yüzden çok önemli bir ibadettir. Çünkü oradan çıkacak fikirler kalıba dökülecek ve böylece Hakk yolda yeni suretlerimiz olacak. “Tefekkür” bunun için önemlidir; fuad çalışsın, yeni kalıplara yeni fikirler döksün ve sizden o yeni fikirlere uygun suretler çıksın diye. Ayetlerde verilen misallerin bir önemi de tefekkür etmemiz için yani fuadımızı çalıştırmamız için olmalarıdır.
“Eğer Kur’an hakikatini dağın üzerine inzal etseydik haşyetten parçalanırdı.” Ayetin bu kısmı bizim için önemli bir ipucudur. Sadrı nefsin şerri yönetirken orada “müstakilen varım ve muhtarım” dağı vardır. “Kendisini Kaf Dağı’nda sanıyor” denir, “yürüyüşüne bakın, küçük dağları ben yarattım sanıyor” denir. İnsan açısından buradaki dağ, sizdeki Sözde Tanrılık İddiası’dır. O zaman ayete bu bakışla mana verelim: Eğer Kur’an hakikatini siz o iddianızın üstüne koyar da Kur’an hakikatini o iddiayla tanıştırırsanız, o iddia paramparça olur. Eğer fuad, Kur’an hakikatiyle tanrılık iddiasını çarpıştırırsa o iddia paramparça olur. O durumda ne olur: “HAKK geldi, BATIL rezil oldu” olur.
Fatır Sûresi 18. ayet Efendimiz’e diyor ki: “Sen ancak; Bil gayb Rablerinden haşyet duyan ve salâtı ikame edenleri uyarırsın.” Efendimiz (SAV)’in üzüntüsü üzerine Rabbi, “Habibim, hasta olacaksın. Seni dinlemiyorlar, alaya alıyorlar, hakikati açıkladığın halde geri dönüyorlar diye neredeyse hasta olacaksın. Sen ancak Bilgayb Rablerinden haşyet duyanları ve salâtı ikame edenleri uyarırsın” buyurdu. Demek ki kalbin tanışacağı haşyetullah, Efendimiz (SAV)’in uyarılarını kabullenme, anlayabilme ve uygulayabilmemiz için çok önemli. Çünkü “ancak onları uyarabilirsin” diyor, “Allah’ı sevenleri” demiyor, dikkat edin. İslamiyet’i insanlara “sevgi seli” gibi anlatmaya çalışıyorlar, bu çok yanlıştır, Uzakdoğu felsefelerini insanlara “İslam” adı altında sunmaktır. Ama o anlatım tarzı rağbet görüyor. Neden? Çünkü insanların sadırlarında hâkim olan nefsin şerrine o çok hoş gelir. Nefsin şerri yani şeytan yapımız “benim aradığım buydu” der ve o bakış açılarına meyleder. Gerçekten nefsin şerrinin aradığı odur! Dikkat edin, o anlatılanları “din” zanneden rehavete düşer, yanılır…

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM