Mustafa Yılmaz DÜNDAR
Mustafa Yılmaz  DÜNDAR
yilmazdundar@kocatepegazetesi.com
Edep; Ya Hu – 102
  • 0
  • 129
  • 07 Ağustos 2020 Cuma
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Yusuf Suresi 24: “Biz ondan kötülüğü ve fahşa’yı uzak tutarız. Çünkü o ihlâslı kullarımızdandı.”
Ayet, Yusuf (as)’ın başına gelen olaylardan nasıl kurtarıldığını anlatıyor: O ihlâslı kullardan olduğu için korundu, mükâfatlandırıldı. İhlâs’ın “samimiyet” demek olmadığını, bu yaklaşımın tamamen yanlış olduğunu söylemiştik. Samimiyet, her inanıştan kişinin kendi inanışı ile ilgili olarak gösterebileceği bir davranıştır. Muhammedî olmayan birisi de bir iş yaparken samimi olabilir. Bu yüzden, bir işi ihlâslı yapmayı o işi samimi yapmak sanmak doğru değildir. Şu iki ipucu hep önemlidir; bir: Yapılan tanımın Muhammedî olup olmadığına bakmak. Görüyoruz ki “samimi” tanımı Muhammedi değil, çünkü başkası da samimi olabilir, kendince bir işi daha samimi de yapabilir. İki: Yapılan tariften bir (Muhammedi) amel çıkıp çıkmadığına bakmak. Dikkat edin, o tanımdan bir amel çıkmıyor. Oysa Allah’ın söylediğinden amel çıkar. Bir de şunu fark edin ki, bir iş samimi nasıl yapılırı sorun, sizden bir işi samimi yapmanızı isteyene deyin ki; samimi nasıl yapılır, bir tarif et de yapayım. Zaten herkes “samimiyim, samimi yapıyorum” diyor, çevrenizde “samimi değilim” diyen var mı; “ayranım ekşi” diyen yok ki! Maalesef “İhlâslı olmak samimi olmaktır” tarifi nedeniyle herkes kendisini ihlâslı zannediyor… Herkes samimi ve ihlâslı… Değil!
İhlâslı kişi “hâlis” kişidir yani yaptığı işe “dûniHİ” bir şey karışmayandır; hep Billâhi ile… Hiç dûniHİ işi yok… Yusuf aleyhisselâm bu yüzden, yani Billâhi anlamda yaşadığı için muhsin, ihsan sahibi ve ihlaslı. O kadar Billâhi ki duygu ve düşüncelerine, arzu ve heveslerine, hâl hareket ve davranışlarına dûniHİ algı ve zann’ları hiç girmiyor; işte halis (ihlâslı) kul! Halis zeytinyağı içine başka yağ karışmamış olandır, halis müslüman da içine küfür karışmamış olandır, samimi olan değil! Samimiyet ifadesinden bir amel çıkmaz, bu yüzden “ihlâs” tarifini doğru yapmalıyız. Tanım doğru olursa ancak o zaman ihlâstan bir amel çıkarırsınız. Mesela dersiniz ki ben dûniHİ algı ve zanlarından uzak yaşayacağım. “Yusuf aleyhisselâm ihlâslıydı” denirken Yusuf Suresi 24. ayette bize bu anlatılıyor. Böyle ihlâslı kulların korunup kurtarılacağı, kötülük ve fahşadan uzak tutulacağı müjdeleniyor. Ayetlerden öğrenmiş olduk ki dunihi olmayan (ihlâslı) idrakla yola devam edersek ki sırf Billahi hayaliyle bile gayret ettiğimizde mükâfatlar vardır. Çünkü Billahi idrakla (duniHİ algıyı reddetmekle) kişi şu âyet kapsamına girer:
Bakara-115: “O halde nereye dönerseniz vechullah oradadır. Muhakkak ki Allah Vâsiun Aliym’dir.”
Billâhi anlamda yaşamaya, o idrakta tutunmaya kendisini zorlayan tâlip, ilkin zorlamayla da olsa nereye dönerse Vechullah’ı görür. Allah’ın dışı olmadığı için bu ona normal gelir. Vechullah’ı görmek şöyle başlar, önce Allah’ın emri görülür. Ne varsa önce denir ki bunu Allah emretmiştir, bunun sahibi Allah’tır. Önce emrini görürseniz sonra vech genişler, vechin vechi genişler. Yeter ki bir yerinden tutun, yeter ki bir yerinden veche girin. Tâlib bu noktaya geldiğinde ne yöne dönerse, nereye bakarsa böyledir. Kesret âleminde, en zâhiri mânâda insanın bir yere dönmesinden, “mekânsızlık hâli” neyse oraya kadar, bilir ki dûniHİ bir vech yoktur, herşey Billâhi’dir.
Bakara 115 şöyle tamamlanıyor: “Muhakkak ki Allah Vâsiun Aliym’dir.” Vâsiun aliym bir esmaül hüsnadır. Vasi, dûniHİ bir vech yok demektir. Allah Vâsi’dir, bu esması her yeri kaplamıştır. Vâsi kaplayandır, boşluk yoktur. Her yeri kaplamışlık dışı/dûnu olmamaktır. Kur’ân “Vâsiun Aliym” derken bize bu konuyla ilgili bir şeyi öğretiyor: Allah Aliym’dir, bilir ama her yeri kaplamış olarak bilir, çünkü O Vâsiun Aliym’dir. Allah’ın bilmesi dışındaki bir şeyi, dışındaki bir bilgiyi biliş değildir. Bildiği kendi ilmidir, kendisi dışında bir şeyi bilmek değil. Öyle duniHİ bir şey YOK. Ayet bize duniHİ’nin yokluğunu öğretiyor: Muhakkak ki Allah Vâsiun Aliym’dir. Sonuç olarak anlıyoruz ki, Billâhi algının hayalini çok önemsemeli, kendimizi Billâhi algıda tutmak için gayret gösterip zorlamalıyız, hayalde yaşamak için çok zorlamamız gerekiyor. Çok önemseyip bu gayreti gösterdiğinizde yaşantı ve rüyalarınızda, o hayalinizle ilgili onu kuvvetlendiren çok farklı destekler göreceksiniz…
DuniHi algıdan yani “Allah dışında müstakilen varım ve muhtarım” sanmaktan kurtuluş yollarında 9. maddeye geldik.
9. DûniHİ algı ile varlığına vehmedilen müstakil ve muhtar güç hayalinden kurtulmak için “Ve Lâ Havle Ve Lâ Kuvvete İlla Billâh” zikrullahı ile dûniHİ güç iddialarını ret etmek ve silmek gerekir. Yöntemlerimizden birisi artık bir zikrullah cümlesi: Ve la Havle ve La Kuvvete İlla Billâh… Bunlara zikir çalışması denir ama doğrusu zikrullah çalışmasıdır. Başka öğretilerin de zikirleri var, Muhammedî yolda onun adı zikrullahtır: Allah’ı anmak, bilmek, unutmamak! En önemli zikir Allah’ı unutmamaktır. Öyleyse, başlangıçta düşüncelerimizde, fikirlerimizde, hayatımızın neresinde filiz veriyorsa “dûniHİ bir güç varmış” algısını fark edip siliyoruz. İşimiz hep algıyla! Gün içerisinde biriyle konuşurken baktınız ki dûniHİ bir güç öneriyorsunuz, yani onu Allah’tan uzaklaştırıyorsunuz, bir an dalınca kendinizi böyle bir konuşmanın içinde buldunuz, hemen “Lâ havle ve Lâ kuvvete illa Billâh” ile onu siliyoruz, silmek için çok gayret ediyoruz. Testi kırılmadan önce dersini vermek lazım. Kırılınca iş ayrıdır. Kırılmadan bunu yapın. Onun yolu “Lâ havle ve Lâ kuvvete illa Billâh”tır.
Evet, işimiz yalnızca algı! Böyle olunca, Billâhi bir iz oluşturmak için dûniHİ algıda neler varsa sileceğiz. DûniHİ algıdaki tüm güçlere “Lâ havle ve Lâ kuvvete” deyip “İlla Billâh” ile Billâhi hayalimize döneceğiz. Bunu çok önemseyip daima yapacağız. O iddiayı reddederken Kelime-i Tevhid de önemlidir. “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasıyla ilâh olarak yaşamayı “Lâ ilâhe İllallah” ve “Lâ ilâhe illâ HU” zikrullahı ile reddedeceğiz. Sabırla ve devamlı! Sonucuna bakmadan devamlı zikrullah. Böyle uyumak, böyle uyanmak, aklımıza gelince hemen bunlara devam etmek… Allah’a tâlip isek devamlı bu hayallerle, bu zikrullahla yaşayacağız. “Ve Lâ havle ve Lâ kuvvete İlla Billâh” ile tüm dûniHİ güçleri sildik, sonra da “Lâ ilâhe illa HU” ile dûniHİ varlık ve ilâhlık iddiasını reddettik…
Talibin duniHİ algı ve zannlarından kurtuluşu için 10. madde: Billâhi algı ve gösterilen bütün gayretler öncelikle dûniHİ algıyı yenmek içindir. DûniHİ algı sıfırlandıktan sonra Allah lutfederse artık Billâhi anlam “algı” olmaktan kurtularak “ikan” halinin ilk basamağına ulaşır, talib artık onu hayal etmekten kurtulur, aslı ile karşılaşır. Billâhi algı gerçek varın algısı olduğu için, gerçek var konusunda tâlib nefsini mutmain bulmaya başlar. Böylece, algısı olmayan, ikan sistemine dayalı yeni bir hayat başlamış olur. Bu hayat tarzı yeni ve çok farklı olarak yürür. DuniHİ algı ve zannlarından kurtuluş yöntemlerini 10 madde halinde açıkladık. Uygulamada nelere dikkat dilmesi gerekiyor, şimdi de onu görelim.
İmanlı kulun karşılaşmak istemediği olaylara musibet gözüyle bakması doğaldır. Musibetin iyi anlaşılması ve mücadelede ondan yararlanmak için onunla ilgili dört temel tanımı görelim. 1) Âmentü Billâhi diyerek Billâhi mânâda iman eden, Billâhi algı gayretinde olan kulun karşılaşmak istemediği olaylar, imanlının karşılaşmak istemediği olaylar ona göre musibettir. 2) Oysa insanın başına gelen en önemli musibet “dûniHİ algı”dır. Esas musibet kişinin kendisini içinde bulduğu bu algıdır. 3) Musibetin bir de ne olmadığının tarifini yapalım. DûniHİ algının musibet olduğunu fark eden, musibet olarak bunu gören bilir ki musibet Esfele Sâfiliyn’in hoşuna gitmeyen şeyler değildir. Öyle zannediliyor ama değildir. Bu yaklaşım Kur’an’a uygun da değildir, yanlıştır. DûniHİ algıda esfele sâfiliyn hâli yaşayan kişi o algı ve zanlarıyla yaşarken arzu etmediği şeylere musibet diyor ve onlarla ilgili olarak Kur’ân’da çare arıyor. Oysa onun musibet dediğine Kur’ân musibet demiyor. Kur’an ona “senin her halin musibet” diyor. Diğerleri musibet içinde musibet… 4) Gerçek musibetin dûniHİ algı ve zann’ları olduğunu anlayan tâlib de Kur’ân’a döner. O da çare arar ama bulur inşaAllah. Billâhi algıda olan kul da karşılaşmak istemediği şeylere musibet gibi bakıyor ama Billâhi kapsamında olduğu için Rabbi ona çok özel destek verir. O hâl onunla Rabbi arasında çok ayrı bir muhabbettir. Bu iş için diyor ki; kulum neyi sevmiyorsa ben onu sevmem. Fark eden kul için bu ayrı bir iştir, kula göre özel bir muhabbet işidir. Esfele sâfiliynde yaşayanların musibet tarifleri bizi ilgilendirmiyor, biz esas musibet olan dûniHİ algı kaynaklı musibetle ilgileniyoruz. Başına gelen esas musibetin dûniHİ algı ve zanları olduğunu fark eden tâlib, musibetin esas tarifine ulaşmıştır: Musibet onu Allah’tan uzak düşüren her şeydir. Onu ne perdeliyorsa onun için o musibettir. Zenginlikse zenginlik, güzellikse güzellik… Fizyonomisi öyle güzel insanlar var ki onunla ulaştıkları ün, şöhret ve hayat tarzları yüzünden Allah’tan uzak düşüyorlar. Çok güzel görülen o insanlara özenle bakanları Hz. İsa aleyhisselâm efendimiz uyarıyor: Neyine özeniyorsunuz, bunların çoğu yanacak! Çünkü o güzellikle perdelenmişler. Hz. Yusuf aleyhisselâm da çok güzel ama o Billâhi anlamda, o algıda yaşıyor. Allah’tan uzak düşürmeyen hal önemli! Uzaklaştırıyorsa o musibettir. İnanın, bu gerçeği görmüşseniz ahirette o kapsamdaki sağlığı bile istemezsiniz. Seni Allah’tan uzaklaştıran şeyin sağlık olduğunu, onun musibet olduğunu görünce onu bile istemezsin. Dolayısıyla, bir şeye hemen musibet etiketi yapıştırmayın, bilip bilmeden adını böyle koymayın. Herkese göre musibet değişir ama tarifi hiç değişmez: Kulu Allah’tan uzak düşüren şey musibettir. Benim için musibet dûniHİ algı ve zanlarıdır deyip Billâhi’ye tâlip olan kul, o musibete karşı Kur’an’dan çare arar, yani kurtuluş için yolu âyetlerde arar…

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM