Muharrem Günay
Muharrem  Günay
muharremgunay@kocatepegazetesi.com
DEVLET-İ İSLAMİYE VE DEVLET-İ EBED MÜDDET
  • 1
  • 80
  • 19 Ağustos 2020 Çarşamba
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Tarihçi Naîmâ’nın anlayışına göre Osmanlı Devleti ümmet birliği şuuruna sahiptir. Bu devlette Türk, Arap, Çerkes, Laz, Arnavut, Boşnak vs. milletler yok, Osmanlı vardır. Hâkim millet Türkler olmasına rağmen akla ilk gelen şey İslâm ümmeti ve Osmanlı Devleti’dir (Coşkun, 2004, s. 60).
Aynı düşünce ve şuuru Osmanlı’nın devamı olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinde de görmekteyiz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti kurulurken devlet etnik bir unsura dayandırılmamış, “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk milleti” denir anlayışı ile Türk ve Türk milleti adı Türkiye’de yaşayan halkın ortak adı olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan M. K. Atatürk’ün “fikir babam” dediği Ziya Gökalp milleti anlayışımızı şu şekilde açıklar:
“… Memleketimizde vaktiyle dedeleri Arnavutluk’tan yahut Arabistan’dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunlar Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyat etmiş görürsek sair miletdaşlarımızdan hiç tefrik etmemeliyiz. Yalnız saadet zamanında değil, felâket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizden hariç telâkki edebiliriz. Hususiyle, bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakârlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler ifa etmiş olanlar varsa, nasıl olur da bu fedakâr insanlara ‘siz Türk değilsiniz’ diyebiliriz. Filhakika, atlarda şecere aramak lâzımdır, çünkü bütün meziyetleri sevk-i tabiîye müstenit ve irsî olan hayvanlarda da ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ırkın içtimaî hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksini meslek ittihaz edersek, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahitlerin birçoğunu feda etmek iktiza edecektir. Bu hal câiz olmadığından ‘Türküm’ diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğü hıyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur” (Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 27-28).
Devlet-i Aliyye, Osmanlı tarihçilerinin müşterek tavsiflerine göre daima yaşaması gereken bir devlettir. Naîmâ gibi Subhî de bu devleti, “dâimü’l-karar” (Subhî, 2007, s.7) “ebediyyü’d-devâm” (Subhî, 2007, s.12), “dâimü’l-kıyâm” (Subhî, 2007, s. 14) ve “ebediyyü’n-nizâm” (Subhî, 2007, s.44) olarak vasıflandırır. Bu düşünce devletin son dönemlerine kadar hep var olagelmiştir. Fakat zamanla devletin temel ilkelerinin uygulanmasında görülen gevşeklik ve zamanın gereklerine göre yeni tedbirler almada gösterilen zaaflar sebebiyle gerileme ve çöküş başlayınca bu hâlden çıkış için çareler aranmaya başlanmıştır. Rusya üzerine tekrar cihad ve gaza için Sadrazam Yusuf Paşa’ya hitaben sâdır olan 16 Rebîülâhir 1224 (31 Mayıs 1809) tarihli fermanında da Osmanlı ülkesi için “Memâlîk-i İslâmiyye” ve Osmanlı Devleti için de “Devlet-i İslâmiyye” tabirleri kullanılmıştır (Câbî, 2003, s, 453-454).
Burada sadece Osmanlı’yı değil bütün İslâm dünyasını etkileyen İbn Arabî’nin vahdet-i vücûd anlayışından da söz etmek gereklidir. Nakşibendiyye’nin Müceddidiyye kolu hariç Osmanlı’da bütün tarikatların bu görüşü benimsedikleri, bunun sebebi olarak da Malatya-Konya ekseninde sekiz seneye yakın etkinliklerde Muhyiddin-i Arabî’nin bu anlayışını Sadreddin Konevî, Müeyyidüddin Cündî, Abdurrezzak el-Kâşânî ve Davud-ı Kayserî vasıtasıyla Ekberiyye adıyla ayrı bir akım olarak Osmanlı toplumuna taşınması gösterilir. Ayrıca Füsûsü’l-hikem’in okutulması, şerhlerinin yapılması ve ilk müderrisin Davud-ı Kayseri olması dolayısıyla bu tasavvufî akımın Osmanlı’da resmen temsil edildiği belirtilir. İbn Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinden yapılan alıntılar, kısmî şerh ve tercümeler yoluyla bu etkinin devam ettiği ve eserin Füsûs kadar olmasa da okutulduğu aktarılır. Bu iki eserin 1910’larda İstanbul’da kurulması düşünülen Medresetü’l-Meşayih’te okutulmasının tasarlandığı kaydedilir. İbn Arabî’nin tasavvufî düşüncesi kendi eserlerinin yanı sıra öğrencisi Sadreddin Konevî’nin onu şerhetmek üzere hazırladığı Miftâhü’l-gayb adlı eseri ve yine ona yapılan şerhler yoluyla da yayıldığı ifade edilmiştir..
Mahmut Erol Kılıç’a göre, İbn Arabî’nin Selçuklu zamanında Malatya-Konya ekseninde bir süre ikamet edip ilim ve irfan meclisleri düzenlemesi, istidadı olanları talebeliğe kabul etmesi, Selçuklu sultanlarına nasihat etmesi ve onlardan hüsnükabul görmesi, Osmanlı Devleti’nin doğuşu ve çöküşünü kendisine izafe edilen eş-Şeceretü’n-Nu‘mâniyye adlı eserde önceden haber verdiğinin aktarılması ve böylece Osmanlı ile mistik bir irtibatının sağlanması, devletin manevi kurucusu Şeyh Edebali’nin Dımaşk’ta öğrenim görürken sohbetlerine katılıp müridi olduğunun nakledilmesi, Füsûs’u şerheden Davûd-ı Kayserî’nin ilk Osmanlı başmüderrisi olması, onun talebesi Molla Fenarî’nin ilk şeyhülislâm olması Ekberiyye mektebi ile Osmanlı Devleti arasında oluşan irtibatın ilginç delilleridir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır dönüşünde Şam’da onun kabrini buldurup oraya mescid, medrese ve tekkeden oluşan külliyenin yapılmasını emretmesi de bu irtibatın önemli tezahürlerindendir. (Özsaray, 2018, s.80).

Sosyal Medyada Paylaşın:

1 Yorum

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM