DEĞİŞEN EKONOMİK KOŞULLAR ve OSMANLI DEVLETİ-I

DEĞİŞEN EKONOMİK KOŞULLAR ve OSMANLI DEVLETİ-I

Ramazan Balkan 5 Ekim 2015 Pazartesi 03:00:00
  Coğrafi keşiflerin başladığı 15. yüzyıl ile kısmen 16. yüzyılın sonuna kadar tüm dünyada zenginliğin temel kaynağı ”Toprak” idi. Bir devlet ne kadar geniş topraklara sahip olur ve bu toprakları vergiye bağlarsa o kadar zenginleşmiş olurdu. Dolayısıyla devletler vergi kaynaklarını artırmak ve zenginleşmek için mümkün olduğu kadar sınırlarını genişletmeye çalışır, geniş topraklara yayılırdı.
Osmanlı Devleti’nin yükselişi de bu ekonomik gerçek üzerine gelişti. Toprağa dayalı ekonomiyi “Tımar” sistemi ile geliştirdi ve yükselişini sağladı. Bu mükemmellik toprak üzerinde yaşayan ahaliyi koruyarak tarımsal üretimin sürekliliği sağlamakla zirveye ulaştı. Özellikle fethettiği topraklar üzerinde yaşayan gayr-i müslim ahaliyi korudu ve yerinde tuttu; onları zorla Müslümanlaştırma, kılıçtan geçirme veya göçe zorlama uygulamalarına yönelmedi. Çünkü tarımsal üretime katılmayan boş topraklar ve araziler devlet için vergi kaynağı değildi. Hatta fethedilen bölgelerdeki gayr-i müslimleri özellikle korudu.
Çünkü İslam hukukuna göre Müslümanlar devlet için toprak vergisi olarak sadece “Öşür” öderken gayr-i müslimler toprak vergisi için “Haraç” ve korunmaları karşılığı “Cizye” ödüyorlardı. Kabaca tanımlamak gerekirse gayr-i müslimler devlet için iki kat vergi kaynağı ve daha çok gelir sağlıyordu.
Tüm dünyada toprağa dayanan zenginleşme olgusu coğrafi keşifler süreciyle son buldu ve toprağın yerini “Ticaret” olgusu aldı. Toprak zenginlik kaynağı olmaktan çıkmış ticaret almıştı. Osmanlı Devleti en ihtişamlı dönemini yaşadığı yüzyılda ortaya çıkan bu değişimi hissedemedi veya farkına varamadı. O hala topraklarını genişletmek ve vergi kaynaklarını artırmak istiyordu. Ancak bu kadar geniş toprakları fethetmek ve elde tutmak bir müddet sonra vergi gelirlerini artırmak yerine var olan gelirleri tüketmeye başladı.
Kanuni döneminde batıda Avusturya ve doğuda Safeviler üzerine onbinlerce askerle aylarca süren seferler devletin hazine kaynaklarını eritti. Yine fethedilen bu kadar geniş topraklarda hâkimiyet sağlamak için yerel halka verilen ayrıcalıklar gelirden çok gider sağladı. Örneğin o çok öğündüğümüz Macaristan’dan topladığımız vergiden çok yatırım yaptık söylemi bence tam bir “APTALLIK” örneğidir. Bunun gibi Suriye, Irak, Hicaz, Yemen toprakları devlet için gelir değil hep gider kalemi olmuştur.
Batı ise 16. yüzyılın sonunda artık “Toprak” ekonomisinden “Ticaret” ekonomisine geçmişlerdir. Merkantilizm dediğimiz bu ekonomik anlayışta devletlerin zenginliği geniş topraklara sahip olmasıyla değil değerli madenlere (altın-gümüş) sahip olmasıyla ölçülüyordu. Batılı devletler değerli madenlere sahip olmak için vatandaşlarına ticareti teşvik ediyor yeni ticaret yolları, yeni sömürgeler, yeni pazarlar bulmak için gemicilerini teşvik ediyorlardı.
Merkantilizmin üç özelliğinden birisi “İHRACAT” olup batılılar ihracatı mümkün olan en yüksek seviyeye çıkarmaya çalışıyordu. İkinci özellik ise “İTHALAT” olgusuna getirilen kısıtlama idi. Böylece ihracat ile ülkelerine giren değerli madenleri artırırken ithalatı kısıtlayarak ülkelerindeki değerli madenlerin çıkışını engellemeye çalışıyorlardı. Üçüncü özellik ise ülke içinde hem bol “ÜRETİM” hem de bol “TÜKETİM” teşvik ediliyordu. Böylece üretim ve tüketimi artırarak ticaret geliştirilmeye çalışılıyorlardı.
Osmanlı Devleti ise bu ekonomik anlayışın tam tersini uygulamıştır. İhracata yasaklar getirerek içeride fiyat ucuzluğu ve bolluk sağlamaya çalışmıştır. Bu uygulama; kendi halkının ucuz tüketim malzemelerine ulaşmasını sağlamış ancak bir müddet sonra kendi üreticisinin yabancı üretici karşısında zarar görmesi olumsuzluklarına sebep olmuştur. Yine serbest pazar ilkelerine aykırı olarak mal için fiyat belirlemesi yani “NARH” sistemi üretici kesimin zarar etmesine ve üretimden düşmesine sebep olmuştur. Çünkü çoğu kez üreticilere malın üretim fiyatının altında “NARH” belirlenmiştir.
Diğer bir uygulama da ithalatın teşvik edilmesi olmuştur. Devlet bu sayede içerdeki fiyatın düşmesini ve vatandaşın ucuz mal tüketimini sağlarken aynı zamanda gümrük vergilerini artırmış ancak üretici kesimin zararlara uğramasına sebep olmuştur. Yerli üreticisi iflas ederken pazarlarını yabancı mallar istila etmeye başlamıştır.
Batıda ticareti geliştirmek için bol üretim ve bol tüketim teşvik edilirken Osmanlı toplumu aldığı tekke, tarikat ve dini eğitimle; kanaatkârlık, israf etmeme, az tüketme, kıt kanaat geçinme, bir lokma bir hırka ile yetinme, bu dünya için değil öbür dünya için çalışma, bu dünyayı terk etme davranışı topluma hâkim olmuştur. Yakın zamana kadar deyim olarak yaşayan; kefenin cebi yok, bu dünyaya kazık mı çakacaksın, öbür tarafa ne götüreceksin, gibi anlayışlar toplumumuzu meskenete sürüklemiştir. Bu anlayışın sosyal sonucu şairin dediği gibi; “gezdim diyar-ı küffarı kâşaneleri gördüm, gezdim diyar-ı islamı viraneleri gördüm” olurken ekonomik boyutunu sanırım izah etmeye gerek yok.
Bütün bu anlattıklarımız batı toplumlarında topraktan ticarete ve ticaretten sanayi devrimine geçen süreci başlatırken doğu toplumları ve Osmanlı Devleti’nin ekonomik çöküşü olmuştur. Bu çöküş öncelikle ekonomik hayatta başlamış ardından sosyal hayata, eğitim hayatına ve siyasal hayata sirayet etmiştir.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi