DARA DÜŞÜNCE… – Kocatepe Gazetesi

DARA DÜŞÜNCE… – Kocatepe Gazetesi

Serencam Serencam 5 Eylül 2015 Cumartesi 03:00:00
  “Aman dikkatli ol, ken­dini huzursuz ve uyumsuz bulduğun zaman, bir tıkanıklık var demektir. Onu keşfet, ara, bul. Bu halin bir alârmdır. O anda Allah’tan uzaklaştın demektir. Fazıl Hüsnü Dağlarca “Çocuğum dua et geceleri; insan uzaklaşabilir Allah’tan” der. Hiç şüp­hen olmasın, ya bir edep dışı hareket, düşünce ya işlenen bir günah ya bir kimseyi kırmak, incitmek, onun hakkını yemek, ya da bencil, kaba bir davranış bizi Yaradan’ımızdan uzaklaş­tırmıştır. Derhal, en kısa zamanda onu ortadan kaldır, kaldır ki, ilâhi trafik açılsın.
Yine gül yüzünde ilâhi tebessüm dolaşsın. Eğer o engeli kaldıracak gücün yoksa, bir kâmil insandan, bir Allah dostundan yardım iste. Onunla istişare et. Başkalarının mutluluğunu engel­lemesine izin verme.” (Rahmetli) Sabri Tandoğan

Birbirimize hakaret etmekten
Birbirimize söyleyecek
Güzel sözümüz kalmadı
Birbirimizin yanlışını
aramaktan da
Kendi yanlışımızı görüp düzeltecek
Erdem kalmadı…
alıntı

DUA

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“İşte bunda, ahiret azabından korkanlar için elbette bir ibret vardır. O gün bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür ve o gün (bütün mahlûkatın) hazır bulunduğu bir gündür.” (Hûd, 105)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Al­lâh’ım! Rah­me­ti­ni umu­yo­rum. Gö­zü­mü açıp ka­pa­yın­ca­ya ka­dar da­hî be­ni nef­si­min he­vâ­sıy­la başba­şa bı­rak­ma! Her hâ­li­mi ıs­lah ey­le! Şüp­he­siz Sen’­den baş­ka ilâh yok­tur…” Ebû Dâ­vud, Edeb

Bir yürek vermeli önce, bir gönül
O yüreğe sevgi vermeli, dostluk
vermeli
Umut ekmeli o sevgi, dostluğu büyütmek için
Bir hayat olmalı; iki kişinin
paylaşacağı bir ömür çin
Zaman vermeli, anlayış vermeli
İsteklerine gem vermeli…
Bir ömrü paylaşmak için, iki kişilik sevgi vermeli
Dürüstlük vermeli saygılarını vermeli
Bazen ödün vermeli
prensiplerinden…
Bazen sıkılmalı başkası için,
İstemediği şeyleri yapmalı
paylaşmak adına hayatı
Biraz da cesur olmalı adım atmak için
Verdikten sonra beklemeli,
almak için
Sabırla, umutları soldurmadan
beklemeli
Bekleyişin hazzını tatmalı
Vuslatı arzulayarak, özlemlere
umut ekmeli
İnsan vermeli önce kendisinden
Sonradan almak için…
William Shakespeare

BİR ŞEHİDİN BIRAKTIĞI HATIRA

Ahmet Sarı… Recep Pastanesinin sahibinin oğlu, Çarşamba’da, memleketimde…
Ahmet abiyi 10 yaşlarımda tanıdım. İki örgülü saçlarım, üzerimde siyah önlüğüm. Okula yakın bir pastaneydi, ben de daimi müşterilerindendim o zamanlar. Ahmet abi 16 -17 yaşlarında, efendi, güven veren biri… Bir gün pastaneye gittim yine… Çocukluk arkadaşım yanında arkadaşlarıyla beraber girdi içeri.
Aslında uzaktan annem tarafından da kuzenim olurdu. Dedelerimiz kardeş.
“Merhaba” dedim ismini de ekleyerek…
“Ben seni tanımıyorum ” cevabını yapıştırdı yüzüme.
Nedenini bilemedim, hiçbir zaman sormadım da… Anlamsız, şımarık bir kibir her tarafa yayıldı. “Peki” dedim usulca. Ama yüzüm ateş parçası… Ağlamaklı olduğum nadir anlardan biriydi yaşadığım. Beni tanımak istemeyen arkadaş çıktı gitti, ben ise çivi gibi çakılı kaldım. Derken bir el kocaman bir külah dondurma uzattı gülen yüzüyle… “Boş ver seni tanımayan senden güzel değil hiç üzülme ” dedi nazik bir sesle. İçim aydınlandı ne yalan söyleyeyim… Sonrası mı?
Sonra Ahmet abi asker oldu.
Sonra da şehit… Nedendir bilinmez her şehit haberinde o ve uzattığı bir külah dondurma gelir aklıma. Şehadetin bir kez daha kutlu olsun AHMET SARI.
Elif Demir

ÜÇ TEPELİ ŞEHİR: AFYONKARAHİSAR

Üç tepeli şehirde bir günlük seyran
Dağların eteğine yerleşmiş şehirleri seviyorum. Nazlı bir gelin gibidir dağlar, eteğine konmuş şehir ise, bir yanıyla o nazlı geline meftun damat, öteki yanıyla da o nazlı gelinin biricik yavrusu…
Böyle tahayyül ederim.
Dağa yaslanan şehir, vadiyi temaşa eder. Bir yandan yaslandığı o anaç kuvvetin şefkat ve merhametiyle adeta lebaleb huzur doludur, güvendedir; öte yandan eteğinden tutunduğu ay parçası güzelin nazı ve edasıyla mesttir, coşkundur. Bu huzur, bu güven, bu mestlik ve bu coşkuyla şehir vadiyi tema��a eder.
Ben temaşa eden şehirleri seviyorum… Şöyle uzun uzun bakan şehirleri.
Şimdi akıl ırmağından teker teker akıverdi dağların eteğine yaslanmış şehirler… Bursa, Üsküp, Maraş, Tire, Kütahya, Şeki ve diğerleri… Hele hele Bursa’yı, Üsküp’ü daha mı çok seviyorum? Belki de; ama artık vadiyi seyreden Bursa yok. Çünkü artık, o eski seyahatnamelerde ve hatıralarda anlatılan, gravürlerde resmedilen vadi yok. Hele o Üsküp’ün nehir boyunca görgüsüzce inşa edilen ve her seferinde burası “bizimdir” mesajını vermeye özen gösteren devasa yeni binalar ve heykeller yok mu? Maalesef şovenist yaklaşım, şehri talan etmiş.
Sevgi böyle bir şey… İnsanın sevmesi demek, sevilmesi demek olduğu gibi, üzülmesi de demektir. Üzülüyorum, sevdiğim şehirlerin talan edilmesine.
Bazı şehirler de var; içinden tepeler geçer… Adeta tepelerin çocuğu şehirlerdir bunlar. Şimdi hemen hatırınıza, yedi tepeli İstanbul gelmiş olmalı. İstanbul, yedilerin şehri; nice âşıkları barındırdı kucağında. Âşıklar şehri… Lakin plazalar gökdelenler arasında o yedi tepe de kaybolup gitti. Demek ki, âşıklar kadar şakilerin de şehriymiş. Âşıklar kadar, arifler kadar ham ervahların da, nâdânın da şehri. Fakat yine de sevilen, içinden deniz geçen uçsuz bucaksız şehir.
Bir şehir var ki, tepelerine el değmemiş. Şehrin orta yerinde, adeta birer âlem gibi duran tepelerin arasında sırlanan şehir. Üç tepesi var… İstanbul yedilerin şehriyse, deyin ki burası da üçlerin şehri. Gelin görün ki, sakinleri tarafından bile henüz keşfedilemeyen, öyle sadece içinde yaşanılan ve fakat anlamlandırılamayan şehir.
Ben bu şehre garip şehir dedim… Garip ve üçlerin şehri! Siz ne derseniz deyin; ama yolunuzu bir gün bu şehre düşürün; sıcak sularında sağlık bulun, ekmek kadayıfından tadın, sokaklarında deli divane olup Sultan Divanî’yi, İğde Dede’yi, Devâ Dede’yi, Merd-i Yek Sultan’ı, Niyazî-i Mısrî’nin yoldaşı Askerî’yi arayın.
Şimdi nerede bu şehir diyenler olacaktır? Batı Anadolu’da… Yolunuz İstanbul’dan güneye doğru seyrederken, hemen oracıkta kavşakta sizi bekleyen AVM’lere takılmadan bir koşu uğrayıp sokaklarını tavaf edeceğiniz bir şehir. Neresi mi? Afyon’dan bahsediyorum gayet tabi, nam-ı diğer Afyonkarahisar’ı. Daha da eskilerin deyimiyle Karahisar’ı…
Afyon üç tepeli şehirdir: Karahisar, oracıkta; şehrin tam da orta yerinde… “Karahisar Kalesi yıkılır gelir…” türküsüyle çıkın şöyle, oradan Kocatepe’ye doğru nazar edin. Sonra Sarıkız’a bakın. Sarıkız tepesinin bir efsanesi var mı? Bir türküsü? Bilemiyorum; ama bir hikâyesi olmalı. Belki bir bilenle karşılaşır, Sarıkız’ın hikâyesini dinleriz. Geriye dönün, şöyle Kıble cenahına, işte orada Hıdırlık. Hıdırlık tepesinden aşağı gelen Hızır mı? Bilemeyiz; ama kadim şehirlerimizdeki Hıdırlık tepeleri, Kütahya, Safranbolu ve diğerlerinde olduğu gibi, Bayram namazları kılınan, yağmur duasına çıkılan tepelerdir. Rahmet niyazıyla şehirli oraya çıkar, el açar. Şimdi kaç Afyonlu, taşını toprağını paraya tahvil ettikleri bu şehrin Hıdırlık tepesinden haberdardır, bilmem. Yalnız şunu bilirim: Yağmur duasını unuttuk!
Aklımızı ve gönlümüzü işgal eden sorularla yüklüyüz. Bu yükle şehrin sokaklarında seyrandayız. Yolumuz Ulucami’ye, kırk âhînin kırk direkli camisine düşüyor. Orada Müftü Çil Hafız Ali Rıza Efendi’nin sırlandığını öğreniyoruz. “Beni mabede gelenlerin ayakaltına defnedin!” diye vasiyet eden Ali Rıza Efendi, bizi derin düşüncelere gark ediyor. Ne var ki, hazırlıksız gelmişiz, elimizde H. Fikri Yazıcıoğlu’nun Afyon Evliyaları ve İlim Adamları adlı kitabı yok; sadece dostlara, “bunun benzerini İran’da da görmüştüm” diyorum. Allame Tabatabaî’nin Tuğrul Beyin ayakucunda öylece sırlandığı mekân aklıma geliyor. Dualarla ayrılıyoruz…
Askerî’ye Ahmed-i Turan’a ve diğer yârâna selam verip Sulta Divânî’nin huzuruna, Mevlevihane’ye geliyoruz. Burayı korumuş belediye; ne var ki, hücrelere ve türbelerin arasına asılmış tabloların özensizliği ve iğretiliği dikkatimizden kaçmıyor. Nerede o Mevlevî nezaketi ve letafeti, nerede bizim idrakimiz? Uyduruk tablolar, öyle sanıldığı gibi, mekâna ruh vermiyor; aksine boğuyor. Biz yine de Divânî merhumun başucunda yazan şu beyti akıl defterimize kaydediyoruz:
“Hakkı bilemez nefsini yok etmeyen
Hakkı bulamaz temelsizi terk etmeyen”
Üç tepeli şehir, üçlerin şehrinde cümle yârâna selam verip yola revan oluyoruz.
Prof.Dr. Bilal Kemikli

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi