BİZLER, 21. YÜZYILIN YALNIZ İNSANLARI

BİZLER, 21. YÜZYILIN YALNIZ İNSANLARI

Serencam Serencam 4 Şubat 2016 Perşembe 13:52:30
 

Dünya abesle iştigalin o kadar yaygın hale geldiği bir gezegen oldu ki; ciddi bir meselesi olanın ağzını açmaya hevesi kalmadı neredeyse. Herkesin gülecek bir saçmalık, konuşacak bir mavra, çevirecek bir makara, merak edecek bir acayiplik peşinde olduğu bir yerde, elinizdeki ciddi meseleyi, derdi, endişeyi nereye koyacaksınız? “Bizde büyük sanatçı, düşünür, ilim adamı yetişmiyor” diye yaygın bir hayıflanma klişesi var ya hani, sormak lazım, yetişmiş olsa kim, nasıl farkedecekti o büyük sanatçıyı, düşünürü, ilim adamını? Geyikten vakit mi var?
Öbür tarafta, “Hayatını neyle geçirdin, nelerle meşgul oldun?” diye sual edilirse, apışıp kalacak bu devrin insanı. Toplumun bir parçası olduğumuz her yerde, isteyelim istemeyelim bu gaflet seline bir yerinden kapılıyoruz hepimiz. Bu akıl boşalmasından, bu idrak çözülmesinden, bu kalp kirlenmesinden tek başına kurtulma şansımız yok. Ne yapacaksak, bu ağır uykudan hep birlikte uyanarak yapacağız. Aksi halde; ayağımızın ucuna kadar gelen medya dolambaçlarına düşmekten, magazin dolmuşlarına binmekten, beş para etmez mevzulara ömür harcamaktan geri alamayacağız insanlığımızı.
Kum saati hızla akıyor oysa.
Kendini, zamanını, ömrünü bozuk para gibi harcıyor insan… Sahte kıyametlerle eğleşip, an be an yaklaşmakta olan kendi kıyametine gözlerini sımsıkı kapıyor.
Kıyamet arayan varsa, alsın işte kıyamet!
Gökhan Özcan

 

 

İBADET

 

İbâdet, kulluk yapmak, itaat etmek ve boyun eğmek demek olup, geniş mânâsıyla, bir insanın Rabbinin bildirdiği ölçüler dâhilinde yaşarken yaptığı bütün hareketleri, sözleri, duygu ve düşünceleridir.
 Bir kulun Rabbine ibadet etmesi, onun için bir külfet ve sıkıntı değil, tam aksine büyük bir şereftir. Kitaplarda, dinin emirlerinden “mükellefiyetler/yükümlülükler” diye bahsedilmesi, insanların tabiat âlemine yatkın olmalarındandır. Bu bakımdan seyr ü sülûk ehli olan büyükler, bülûğ çağlarından bahsederken:
 “Mükellef olduk” değil “müşerref olduk” yâni ilâhî hitâbın muhâtabı olmakla şereflendik, derlerdi.
 İbâdet, Allah Teâlâ’nın kulları üzerindeki hakkı ve ihsân ettiği nimetler karşısında yapılması gereken bir şükrün ifadesidir. Bize küçük bir hediye getiren kişiye, tekrar tekrar teşekkür ederken, sayılamayacak kadar çok nimetlerine, lütuf ve ikramlarına mazhar olduğumuz Allah Teâlâ’ya karşı ibadetle şükretmemek, ne kadar büyük bir nankörlüktür.
 İbâdetin mühim faydalarından biri de, îtikâdî ve îmânî hükümleri kalb ve ruhlarda kökleştirip sâbitleştirmesidir. Bilgi, ancak pratikle, tecrübe ile artıp gelişir ve kökleşerek meleke hâline gelir. Tatbikâta konulmayan kuru bilginin muhafazası çok zor olduğu gibi faydası da yok denecek kadar azdır. İmanın insanda kökleşip yerleşmesi, meleke hâline gelmesi de ancak ibadetler sâyesinde mümkündür. Dıştaki ibadet kalesi zayıfladığında içteki iman kalesi için de tehlike sinyalleri başlamış demektir. Diğer bir ifadeyle, iman bir lâmba ise, ibadetler, çeşitli yönlerden esen rüzgârlar karşısında onu sönmekten koruyan ve ışığını daha da ziyadeleştirmesini sağlayan şişe gibidir.
 İnsanı üstün bir varlık olarak yaratan Allah Teâlâ, onun bu mevkiîni koruyarak rûhî yücelişini devam ettirebilmesinin ibadetlere bağlı olduğunu haber vermiştir. Dolayısıyla insanın kalp âlemini ve mânevî yapısını geliştirmek için ibadetler vazgeçilmez bir vâsıta olarak karşımızda durmaktadır.
 Dr. Murat Kaya,
Ebedi Yol Haritası İslâm

 

SAATİN TİK-TAK’LARINI DUYABİLMEK

 

Bir fabrika sahibi, fabrikada çok değerli saatini kaybediyor. Bulana ödüller vaat ediyor. Ertesi gün fabrikaya küçük bir çocuk geliyor. “Saatinizi bulabilirim” diyor. Patron, “Oğlum bu kadar işin arasında bir de seni ayak altında istemiyorum. Fabrikanın üretimine mani olursun. Birkaç gün sonra herkes gittiğinde fabrikaya gel ve ödülü kazan.” Birkaç gün sonra çocuk fabrikaya geliyor. Fabrika sessiz, herkes evine gitmiş.
Çocuk patronun saatini kaybettiği katta biraz dolaşıyor ve on dakika sonra saatle geri dönüyor. Patron şaşkın vaziyette çocuğa saati bulmayı nasıl başardığını soruyor. “Kaç gündür herkes bu saati aradı. Sen nasıl çabucak buldun?” diyor. Çocuk yanıtı veriyor: “Sadece saatin tik taklarını dinledim.”
Çoğunlukla hepimiz günlük yaşamın gürültüsüyle öyle meşgulüz ki, etrafımızdaki olanakların tik taklarını duymayız bile. Tıpkı kendi özdeğerimizin tik taklarını duyamadığımız gibi.
Farkındalık, etrafımızda olan bitene dikkat edebilmektir.
Çevremizdeki insanların, aktivitelerinin ve çevremizin farkında olmak yaşam deneyiminizden bir bütün olarak zevk almanızı sağlar. Gör, işit, anla, değerlendir.
Farkındalık bilinçli düşünce, duygu ve davranışlarımızın ve bilinçaltının faaliyetlerinin bizi nasıl etkilediğini değerlendirmemizi sağlar. O zaman anın farkındalığı içinde tepkisel değil, etkisel davranırız. Her anın hakkını veririz.
Farkındalık, kendimiz hakkındaki gerçeği bilmektir. Kendi yaratıcı yeteneğimizi, sınırsız potansiyelimizi ve kendi yarattığımız engelleri görebilmek, hissedebilmek, anlayabilmektir.
Bütün bir insan olarak, düşüncelerimizin, duygularımızın, davranışlarımızın sorumluluğunu üstlenebilmektir.
Kendimize karşı anlayışımızın geliştiği ölçüde potansiyellerimizin de farkında oluruz.
Kendinize şu soruları sorun:
Kendimde en çok sevdiğim yönler neler?
Kendimde en az sevdiğim yönler neler?
Daha iyi ve başarılı olabilmek için hangi bedelleri ödemeyi göze alıyorum?
İnsan olabilmek için, kendimin en iyi versiyonu olmak için hangi eksik yönlerimi bilmek zorundayım?
Yeteneklerim ne?
İlgi alanlarım ne?
Neye inanıyorum?
Benim için hangi değerler önemli?
Nasıl bir insanım?
Benim için önemli olan değerlerin örnek bir yansıması mıyım?
Farkındalık emek, dikkat, istek ve zaman alır. Ben’iniz kendisini ifade etmek için size sürekli tik tak sesi gönderiyor. Fabrikanın gürültüsünden tik takı duymazsanız, saatinize kavuşamazsınız.
•Alıntı

 

Babaannem derdi ki:
 “Dargınlıklar tükenir
 kırgınlıklar, kızgınlıklar, hüzünler
 tortulaşır yüreklerde…

Marifet ahkâm kesmekte değil kızım
 her şeye rağmen
 yaşamın domuz bağını
 çözmeyi başarabilmekte…”

MERAL DEMİR – S/ÖĞÜT adlı kitabından

 

“Her türlü düşmanlığın izalesi mümkündür. Fakat eğer bir düşmanlık hasetten dolayı oluyorsa, bunun giderilmesi imkansızdır. O halde onları hastalıklarıyla başbaşa bırakman gerekir. Hasetçi insan söylediği her söz ve işlediği her fiil ile, amel tarlasının mahsulünü ateşe verir.
 Cahillik hastalığı dört türlüdür. Bunlardan sadece bir tanesinin tedavisi mümkündür. Diğerlerinin tedavisi mümkün değildir.
1- HASET: İmkansız.
2- AHMAKLIK: Tedavi kabul etmez.
3- ANLAYIŞSIZLIK: Saçma sapan soru sorarlar. Hakikati idrak edemez. Bunlara cevap verme.
 4- AKIL.. İyi niyetle sorarlar”
Merhum Sabri TANDOĞAN

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi