“BEN”i sorgularken – Kocatepe Gazetesi

“BEN”i sorgularken – Kocatepe Gazetesi

Mustafa Yılmaz DÜNDAR 6 Aralık 2017 Çarşamba 13:57:29
 

– 45 –
Furkan Suresi 77 bize buyuruyor: “Duaları (hedefleri) olmasa neye yararlar.”
Öyle olunca, bu yola giren talib kendine bir hedef koyar: Rabbimi bilmek istiyorum. Bu bir hedeftir. Bu yüzden, “nefsini bildi, Rabbini bildi” halini kendine hedef edindi, “Rabbimi bilsem” diyor. Bu hedef koyuşa kader açısından baktığınızda, aslında bu sizin koyduğunuz bir hedef değildir, Rabbinizin dilediği, size lutfettiği, ikram ettiği bir yoldur. Ama insan gözüyle bakınca biz bir hedef koyuyoruz. İçinde yaşanılan manzaraya bakınca bu tanımlama da doğrudur. “Rabbimi bilsem” diyenin mutlaka şunu bilmesi gerekiyor: “Rabbini bilme” çalışmalarına girmek için önce tanrılık iddiasından vazgeçmesi gerekiyor. Bu olmazsa olmaz! Aksi halde “Rabbini bilmeye çalışan tanrı” olursunuz. Rabbini bilme çalışmalarında edindiğiniz bilgilerle girdaplara düşersiniz, kendim dediğiniz tanrılığınızı daha kuvvetlendirirsiniz. Kişi adına tanrı demez ama tanrılığını kuvvetlendirir. Çünkü kendindeki tanrıya o “BEN” diyor. Bastırarak “tanrı” diyorum ki o “BEN”den kurtulabilelim. Kişi tanrıyı maskeleyip “BEN” dediği için, ilan ettiği esas tanrıyı görmüyor, “BEN” maskesiyle onu örttü çünkü. Yaptığı ibadet ve çalışmalarla “BEN” maskesiyle örttüğü o varlığı daha güçlendirirse, “daha söylenmeden biliyorum” gibi şeyler başlar. Çünkü şöyle düşünür: Ben çok tasavvuf çalışması yaptım, çok zikrullah yaptım. Çok zikir yaptığım için artık insanların kafasından geçeni biliyorum. İşte bunu düşünen tanrıdır, tanrı tasavvuf bilgisiyle kendini güçlendiriyor! “Benim rüyalarım mutlaka çıkar, ben başkalarının düşüncelerini, rüyalarını bilirim. Sorunlarınızı söyleyin, ben hallederim.” Normal insanın bileceği, isteyeceği şeyler mi bunlar? Değil! Bu yüzden, sonuçta ne oluyor biliyor musunuz? Kişi normal tanrılıktan güçlü tanrılığa doğru ilerleniyor. Fark ettiniz mi, tanrıyı nasıl güçlendirdi? Mesela kişi bir şey okuyor, oradaki bir başka manayı fark ediyor ve “ben farklı bir şey anladım” diyor. Ne demesi gerekiyor? Elhamdülillah, ma tevfîkiy illa Billâh! Çünkü Hud Suresi 88. ayet bize öğretiyor, onlar bir güzellik, bir başarı yaşadıklarında böyle der diyor: “Ma tevfiki illa Billahi.” Demek ki böyle diyeceğiz. Kuvvetli tanrı olmamak için, tanrılıktan kurtulmak için, bir başarıda, bir sonuçta “La ilahe İllallah, Ma tevfiki illa Billâh” diyeceğiz: “O farklı anlamı ayrıca bir kavrayan YOK, illa Allah, onu başaran YOK, illa Allah!” Böyle demekle siz gücü sahibine teslim ettiniz: İlla Billâh, illa Allah!
SORGULAMAYA ÖNCE ŞU NOKTADAN BAŞLAYALIM:
BENDE HANGİ BEN FAAL?

Şimdi paylaşmaya çalışacağım şeyi kendimizde inceleme konusu haline getirirsek değişik bir açılıma sebep olabilir. Teslimiyet hali bize çok sık önerilir, ayetlerde bu hal çok sık tavsiye edilir: “(Allah’a) teslim olun.” Teslimiyetimizi ifade etme tarzı da yine ayetlerde öğretilir. Bakara-131: “Eslemtü li Rabbil alemiyn; âlemlerin Rabbine teslimim.” A’lu Imran-20: “Eslemtü vechiye lillahi; vechimi Allah’a teslim ettim’ de.” Ayetlerde bize öğretilen böyle Rabbani ifadeler vardır. Peki, biz bu “teslim olun” tavsiyelerini duyunca ne yapıyoruz, şimdi bunu tanrıyla ilişkilendirelim, kendimizde inceleme konusu haline getirirsek bu bizde farklı bir açılıma sebep olabilir. Biz aslında her konuyu tanrıyla/tanrılıkla ilişkilendirmeye çalışacağız. Hayatımızdaki en önemli kriter tanrı kriteri olmalı demiştik, hatırlayın. Niye? Tanrıyı, tanrılık iddiasını fark edelim diye!
Sorgulamaya önce şu noktadan başlayalım: Bende hangi BEN faal? Tanrılığını ilan etmiş BEN mi, yoksa “B” insan olan kul mu aktif? Teslim olmak ona göre hal alır, tanrının ve kulun teslimiyet anlayışı çok farklıdır çünkü! Tanrı teslim olurken ne yapar, bakın. Çok dikkat edin; o Allah’ı teslim almaya çalışır, yani biz teslim olurken O’nu teslim almaya çalışıyoruz! “Teslim oldum” derken diyoruz ki; Allahım teslim oldum, benim bütün dediklerimi, bütün isteklerimi yap! Teslim oldum deyip başlıyoruz isteklere. Demek ki biz; teslim olmuş gibi gözükürken teslim almaya çalışıyoruz! Yine hindi gelecek yerden tavuğu esirgemiyoruz. Çok dikkat edin, bu bir teslim oluş değildir: “Allahım sana teslimim, şunları istiyorum, isteklerimi yerine getir” demek, isteklerimiz yerine gelsin diye, teslim olmuş gibi gözükmekten başka bir şey değildir. Aslında o duruşumuzla biz Allah’ı teslim almaya çalışıyoruz. İşte bunu yapan tanrıdır! Fark ettiniz mi? Onun siparişleri olur, hatta bitmez… Peki, “B insan yani kul teslim olursa nasıl olur? Onun teslimiyetinde Ehadiyet Bilgisi önemlidir, Kader Bilgisinin fiile dönüşmeye başlaması önemlidir. Bunlar olunca o kişide HAŞYET oluşur. Bu korku yüzünden talip, Efendimiz (SAV)’in; “Benim bildiklerimi bilseniz yataklarınızda yatamazsınız, dağlara çıkar koşar, ‘merhamet, merhamet, merhamet’ dersiniz” hadisini kavramaya başlar. Ne kadar dikkat çekici, ne kadar ürpertici bir hadis değil mi? Sadece bir şey istersiniz diyor: Merhamet! Çünkü görürsünüz ki dileği olan, karar alabilen, kararını uygulayan bir tanrı yokmuş, öyle bir şey yok! Yürürlükte olan şaşmaz kader var. Hakikat bu: Ve la havle ve la kuvvete illa Billâh! O zaman sizin için en önemli şey, Allah’ın merhametiyle size kendisini anlayabileceğiniz bir rol vermesidir. Allah’ı anlayabilen, tanıyabilen cennete uygun bir hayat, bir rol! MERHAMET budur! Bunu siz “karar alarak” yapamazsınız. Karar alıcı öyle bir tanrı yok, o bir suiistimal, öyle bir şey yok! Öyleyse tek çare Allah’tan merhamet istemek! Dolayısıyla “Allahım bana şunu ver, bunu ver” diyen tanrının taleplerinden, tanrı olarak istemekten kurtulmak gerekiyor. Peki, “B” insan, kul bir şey istemeyecek mi? Elbette o da bir şeyler ister. Ama onun istediği aslında tek şeydir zaten: La ilahe İllallah Kelime-i Tevhid’ine uygun bir hayat. Bunun dışında bir isteği yoktur. Duaları varsa, o listeye bakın, öyle bir hayat için ne lazımsa onları istiyordur. Onları isterken de der ki; “Allahım rahmetin merhametin öyle geniş ki, sen çile çektirmeden de verirsin. Bir şeyi yaşamam, öğrenmem için çile çekmeyeyim. Senin rahmetin, merhametin bunları çektirmeyecek kadar geniştir.” Efendimiz (SAV)’in Taif’te yaptığı BÜYÜK HACET DUASI’na bakarsanız, bu yakarışa rastlarsınız. Dolayısıyla, Allah’tan kolaylıkla, lütfuyla ve hayrlısıyla bir şey istemek önemlidir. Kim için? “B” Formu’ndaki yapı için. Bu yapı merhamet yoluyla ister, Allah’tan merhamet ister, “Allahım merhamet ediver ve beni bağışlayıver” der.
TÖVBE EDERKEN NASIL OLMALI?
Bu yakarış bize tövbeyi hatırlatmışken, TÖVBE’yi de tanrı kriterine göre kısaca ele alalım, tövbe mefhumunu, tövbe etmeyi tanrılıkla ilişkilendirelim. Bu yolda yürüyebilmek için, kavramların içini tanrısal manalar doldurmuşsa onları yenilemek gerekiyor. Mesela, tövbe ve dualarımızda geçen “BAĞIŞLA” yakarışı önemli bir kavramdır ve doğru anlaşılmalıdır: “Allahım ben bilemedim çok günah işledim, bir daha yapmayacağım, beni bağışla” değildir. O manadaki “bağışla” ifadesi, tanrının tövbesidir, onun bağışlanma beklentisidir, tanrılığını ilan eden böyle tövbe eder: “Allahım yanlış yaptım, bilemedim, bir daha yapmayacağım.” Tanrı niye böyle tövbe eder? Çünkü o şöyle inanıyor: Aklım vardı kullanamadım, iyiyi kötüyü ayırt edemedim, artık anladım bir daha yapmam. Böyle düşündüğü için kurduğu cümleler öyledir. Billahi manada kulluk idrakıyla yaşayan “B” Formu’nun tövbesi bununla hiç benzeşmez, onun tövbesi tanrının yalvarış biçimi olan tövbe değildir. “B” insan bağışlayıver derken; “Allahım beni bu rolümden bağışlayıver, bana verdiğin bu rolden beni alıver” duruşuyla “bağışla” der. “Senin razı olmadığın bir şey yapan beni, senin dileğin olarak beni bu rolden alıver, bana razı olduğun fiiller yapacağım rol veriver” manasına “bağışla” der. Böylece, “Allahım bana merhamet ediver ve beni bağışlayıver” yakarışı bu yolun çok önemli bir duası haline gelir. Buna inanarak, gerçekten merhamet isteyen bir ihlâsla yapabilmek için ise, kaderi ikilemlerden kurtulmuş olarak iyi bilmek, en azından bilgisini iyi bilmek ve kabulünde tereddütsüz bir hayat yaşamak gerekir. İnsan o zaman görür ki, zaten merhametten başka yapabileceği bir yakarış biçimi yoktur. Bu bakışla anlarız ki, Hz. Âdem’in tövbesi hep yapmamız gereken bir tövbedir, o tövbe bizim için önemli bir örnektir. Hz. Âdem tövbesinde; “Allahım bir daha yapmayacağım” demiyor. Allahım, biz nefsimize zulmettik, eğer sen merhamet etmezsen hüsrana uğrayanlardan oluruz, bağışlamazsan mahvoluruz. Tövbesi bu: Allahım, nefsimize zulmettik, bağışlamaz da yeni ve razı olacağın bir rol vermezsen, rol verirken bize merhamet etmezsen mahvoluruz, hüsrana uğrarız; Rabbena zalemna enfusena ve in lem tağfirlena ve terhamna le nekunenne minel hasirîn.
ESAS DERGÂH EVİNİZDİR,
ESAS SEVAB KAZANACAĞINIZ YER ORASI,
BU İŞİ EVDE HALLEDECEKSİNİZ

Kader bilgisine Ehadiyet çerçevesinde inanmak çok önemli bir adımdır. Siz böyle inandığınızda ve bu sizin yaşantınız olduğunda, sosyologların, psikologların yeni yeni tespit edip açıkladıkları bilimsel bulguları siz hafif gülümseyerek izlersiniz. Çünkü siz onu zaten uyguluyor olduğunuz için, bilim adamlarının bu konuda yazdıkları ciltlere, kitaplara baktığınızda onlar sizde bir tebessüme yol açar. Din terminolojisi kullanmadan İslamiyet anlattığım bazı söyleşi ve toplantılarda bana diyorlar ki; sen şu sosyologun kitabını mı okudun, şu psikologu mu okudun? Hayır, hiç birini okumadım. Onlar farkında değil, aslında anlattığım şey Kader Bilgisi, anlattıklarım Sünnetullah. Kader Bilgisi bir Sünnetullah’tır. O bilim adamı o bilgiyi fark etmiş, yani okumuş, “ben buldum” diye yazıyor. Mesela bir yazdığı şu: Kimseyi değiştiremezsiniz, sizde kimseyi değiştirecek güç yoktur. Ancak birisini olduğu gibi kabul ederseniz, ona değişme fırsatı tanımış olursunuz. Bilim adamlarının fark ettiği, söylediği bu! Billahi idrakla Allah’ın kaderini fark ettiğinizde, yani “Amentü Bilkaderi” sizde açılmaya başladığında siz birilerini değiştirmeye çalışmazsınız ki. O zaman zaten hayat öyle olur! Çünkü fark edersiniz ki değiştirmeye çalışan tanrıdır, bunu görürsünüz. Birisini değiştirmeye çalışan tanrıdır, doğru yol bile olsa onu zorla öğretmeye çalışan tanrıdır! Ne yapacağız peki? Çok yakınlarımız, eşimiz, çocuğumuz, yakınlarımızla ilgili ne yapacağız? Bu sorular akla gelir ve çok önemlidir. Bu söylediklerimi insanın evinde uygulaması çok zordur. Bu yüzden, kişiler ev gibi önemli bir dergâhtan kaçarlar, dinin çok yoğun olduğu dergâhlara giderler. Orada zaten senin yaşayacağız ve çözeceğin bir sorun yok ki, herkes sessiz oturuyor, sen de gidip öyle duruyorsun, hep birlikte cezbelenip sallanıyorsunuz. Ama asıl iş evde? Evde kolay olmuyor, hanım veya bey veya çocuklar bir türlü bırakmıyor ki yapalım. Çok dikkat edin, esas dergâh evinizdir, esas sevab kazanacağınız yer orası, bu işi evde halledeceksiniz. Nasıl olacak, inşaAllah onu konuşacağız.

HİSSETMEK VE MUHTARİYET-45-

Sosyal Medyada Paylaşın:
İlginizi Çekebilir

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi