BATI TIBBI SAĞLIĞIMIZLA OYNUYOR – Kocatepe Gazetesi

BATI TIBBI SAĞLIĞIMIZLA OYNUYOR – Kocatepe Gazetesi

Serencam Serencam 27 Ocak 2010 Çarşamba 02:00:00
  – Sizce ilaç şirketlerindeki üst düzey yöneticilerin hastalıkları tedavi etmek gibi bir gayeleri var mı?
– Hayır. İlaç üretimi hastalıkların semptomlarını (belirtilerini) tanımlamaya ve sonra da bu belirtileri ortadan kaldıracak bir molekül sentezlemeye dayanıyor. Bu moleküller ise, bitkilerden veya diğer doğal kaynaklardan elde ediliyor, yani doğa kopyalanıyor. Maalesef doğal yapıları değiştirilmiş olduğu için kan dolaşımına çok hızlı girebiliyor ve riskli olabiliyorlar. Bu kopyalar aynı zamanda toksik çünkü vücudumuz bunlara doğal maddeler gözüyle bakmıyor.
Tekrarlayacak olursak, hastalığın “sebeplerini” umursamıyorlar. İlaç şirketi iş modeli “sürdürülebilirlik” üzerine kuruludur. Hastalığın sebebini ve bunun dermanını bulmaktansa, hastaların sadece hayatlarını sürdürmesi sağlanır.
Herhangi bir hastalığa derman olabilecek tek bir reçeteli ilaç bulamazsanız.
Hastalıkları iyileştirmek, ilaç şirketlerine iş modeli olarak pek karlı gelmez, sadece hastalıkların belirtilerini yok ederler. İlaç endüstrisi, sadece “hasta insanlardan” para kazanabilir. Hatta sağlık sigortası olan hasta insanlardan dersek daha doğru olur.
Bu iş modeli ilaç şirketlerine büyük kâr getirir ve insanların kendilerine bağımlılığını garanti altına alırlar. İnsanların bu bağımlılığı sayesinde ilaç reklâmlarının, ilaç deneylerinin, üniversite araştırmalarının, hükümete yaptıkları lobi faaliyetlerinin ve “hayalet yazarların” parasını öderler. Bu stratejilerin hepsi birden hem toplumun, hem de hekimlerin gözünü boyamak için kullanılır.
Ölümcül sağlık efsanelerinin çıktığı noktalar işte bunlar. Bu efsanelerden bazıları “kolesterolün kalp hastalıklarına sebep olması, insülinin diyabet için yegâne tedavi olması ve Afrikalı insanların AIDS”ten ölmeleri”.
Sahtekâr bilim ve “hayalet yazarlar” aracılığıyla, hem toplumu, hem de tıp dünyasından birçok saygın uzmanı bu efsanelerin kurbanı haline getirdiler (Hayalet yazarlık: İlaç şirketlerinin, ilaçları hakkında olumlu makaleler hazırlayıp, para karşılığı saygın bilim adamlarının imzalarıyla yayınlatmaları).
Karlarını daha da artırmak için ilaç şirketleri hastalık da icat eder, ardından bu yeni hastalığa çare olarak sundukları ilaçlarını pazarlarlar.
– Siz hastalık icat etmek gibi bir şey söyleyince çoğu okuyucumuz “yok, bu kadar da olmaz artık” diyecektir. Hastalık yoksa şirketler nasıl icat edebilir ki?
– Hastalık icat etme fikri sanki bir komplo teorisiymiş gibi algılanmasın. Kötü alışkanlıklar nedeniyle zaten oluşan rahatsızlıkları bulup, bunları bir hastalık olarak etiketlemekten ibaret bir iş aslında.
Mesela, adet öncesi her kadının yaşadığı sıradan gerginliklere “premenstrüel sendrom” diye bir isim takarsınız. Bunun bir ruh hastalığı olduğunu iddia edersiniz. Ve arkasından, bu sözde “ruh hastalığını” tedavi edecek yeni anti-depresanınızın reklâmını yaparsınız. Mekanizma bu kadar basit. Veya kellik, menopoz gibi hayatın doğal akışında gerçekleşen olayları topluma bir hastalıkmış gibi yansıtırsınız. Hastalık icat etmek derken bunları kastediyorum. Belki duymuşsunuzdur, yakında köpeklere de anti-depresan yazacaklar!
Aslında, hastalık denen çoğu şey yaşam biçimimizi değiştirerek düzeltilebilir. Bu nedenle, alışkanlıkların hastalıklara sebep olabileceğini veya hastalıkları düzeltebileceğini devamlı vurguluyorum. Bizi ilaçlar değil, kötü alışkanlıklarımızı değiştirmek iyileştiriyor. Hayatımızdaki en iyi alışkanlık ise, ilaç endüstrisinin ürettiği tüm ilaçlardan uzak durma olabilir.
Bu ilaçların nelere sebep olduğuna kitabımda da yer verdim. İnsanların sağlığına en çok zarar veren şeyler ilaçlar ve çocuk-yetişkin herkesi ilaç bağımlısı olmaya zorlayan doktorlardır.
– Ama hastalıkları tedavi eden ilaçlar da var. Mesela antibiyotikler?
Evet, antibiyotikler enfeksiyonları tedavi eder. Bu hemen hemen doğru. Antibiyotikler kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar. Fakat antibiyotik kullanımı başka enfeksiyonlara sebep olur. Uzun vadede, insan eliyle üretilmiş olan antibiyotikler daha güçlü ve daha ölümcül bakterilerin üreyebileceği bir ortam oluşturur. Bu durumda, buna tedavi demenin imkânı yoktur. Kaldı ki, geleneksel Çintıbbı, binlerce yıldır bakteri ve virüs kaynaklı enfeksiyonları başarıyla ve çok ucuz yöntemlerle zaten tedavi ediyor.”Batı Tıbbı Sağlığınızın Altını Nasıl Oyar?” kitabının yazarı Shane Ellison’dan

EKMEK AĞACI
Başlangıç: 24 Ocak 2010 Pazar, 21:45
Bitiş: 25 Mart 2010 Perşembe, 00:45
Yer: Tüm sokaklar, tüm TÜRKİYE
Açıklama
Kar onlar için kabus…Kuşlar, kediler, köpekler…
Bu karlı günler dışarıda yaşayan hayvanlar için gerçekten büyük kabus. Soğuktan korunmanın ve sığınacak yer bulamamanın zorluğunun yanısıra içecek su ve yiyecek bir lokma ekmek bulmaları dahi çok zor. Lütfen hepimiz kapımızın önüne:
1 KAP SU (donmaması için içine zeytinyağı damlatılmış, yoksa dilleri yapışıyor)
1 KAP ARTIK YEMEK
koyalım ve bir de kuşlar için EKMEK AĞACI yapalım. Kapınızın önündeki dalları elverişli bir ağaç veya bahçe bitkisinin dallarına takacağınız EKMEK parçaları kuşlar için hayat kurtarıcı olacaktır.
Bu kadarı hepimizin kolayca yapabileceği bir şey aslında. Haydi hep beraber ekmek ağacı yapmaya!
EKMEK AĞAÇLARINIZIN,
1 KAP SU & 1 KAP ARTIK YEMEKLERİNİZİN
fotoğraflarını bizimle paylaşır mısınız? [email protected] adresine minimum 1MB fotoğraflarınızı gönderirseniz sitemizde ekmek ağacı sergisi açacağız. Maillerinizde isim-soyad, şehir, sokak bilgilerini de bizimle paylaşırsanız resimleriniz o şekilde paylaşılacaktır.
Ne dersiniz?
Paylaşmaya ve fark ettirmeye?
Saygılar

HAYAT BASİT HADİSE!
Param var, malım var, şanım var, mevkim var; ama gel gör ki, iki kaşık bulgur, bulgur pilavı yiyemiyorum” demişti üzüntüyle.
Domatesli bulgur pilavının yanında turşu ve soğan çok uzun zaman once yasak edilmişti ünlü işadamına. “Çok şükür bugünleri degördüm ama…”diye konuşmasını sürdüren ünlü sanayici “dünyanın en kudretli adamı da olsan fark etmiyor…”diyeeklemişti. Bir soğan, bir bulgur bazen nelere bedel oluyor ….
Emel Sayın’ın hayatının anlatıldığı bir programdı. Çok genç yaşta başlayan yolculuğunda gücü, başarısıve ışıltısından sonra bugün geldiği nokta konuşuluyordu. Pek çok kadının yerinde olmak istediği güzel, başarılı ve ünlü sanatçı “Bir tek şeyesızlıyor içim…Keşke bir çocuğum olsaydı” derken gözleri dolu doluydu. “Bana hep daha çok gençsin, önceişin, önce sanatın, daha şöhretin başındasın dediler. Ama keşke kimseyi dinlemeseydim.Keşke kimseyi dinlemeseydim. ..”
Gani Müjde ile söyleşi yaptığım bir programdaydık. “Çok küçüktüm ve babam kendi koşulları içinde beni şımartmaya uğraşıyordu”diye başladı anlatmaya. “Bir bayram arifesiydi. Galiba kendi takım elbisesini verip bana bir elbise yaptırmış. Çok mutluydu obayram; bana bir şey giydirebildiği için. Ama ben elbiseden hiç hoşlanmamıştım. Ağlamaya başladım, benbu çirkin şeyi giymem diye. Babamın bana bakışını hiç unutamam.Galiba en fazla altı yedi yaşındaydım. Birden hiç beklemediğim bir şey oldu ve babam bana hayatımdakiilk ve son kez çok şiddetli tokadını attı. Çok gücenmişti bana.Aradan yıllar geçti. Şimdi İstanbul’un güzel manzaralıevlerinden birinde oturabiliyor ve istediğimi alabiliyorum. Babam öldükten sonra bir gün, babamıno bakışı geldi aklıma. Keşke geri dönüp o sayfayı silebilsem, öyle isterdim ki…Babamı mutluedebilseydim. ”
Üzerinden çok zaman geçti ama yine de tereddüt ettim şimdi yazıp yazmamakta.. . Bir cesaret yazıyorum; Yeşim Salkım-Uzan idio zamanki soyadı-Levent’ te yeşil bir villada, görkemli mobilyaların içinde görkemli duvarların arasında ve görkemli bir masanınardında oturuyordu. Yapmak istediklerini anlatırken, çok çok uzun siyah saçları kollarını, belini, boynunu örtüyordu ve gözlerinde adınıtam da koyamadığım bir siyah şey vardı. Keder? Yalnızlık? Öfke? Yorgunluk? Her şey, herşey elinin altındaydı ama mutsuzdu besbelli…Sonra zaman geçti.Soyadlarından birini sildi. Saçlarını kestirdi. Geçenlerde bir akşam gördüm onu. O beni görmedi. Yanyanaydık oysa. Geçip gittik birbirimize değmeden. Kısacık saçları, gecenin karanlığına rağmen ışıldayan gözleri vardı. Sevdiği adamın,kocasının elinden tutmuş, deniz kenarına doğru yürüyordu. Yanından geçip kendi yoluma devam ederken düşündümde…
Hayat bu kadar basit bir şeydi işte. Yaptıklarımız, yapmak istediklerimiz, özlediklerimiz, pişman olduklarımız, onardıklarımız, onaramadıkları mız… Hepsi basit, minicik şeylerdiama ulaşamadıkça, çözemedikçe, yenemedikçe bize kocaman geliyordu. Kitlelerin sevgisi, para,ün,güç…Hiçbiri, hiçbiri bedel olamıyordu, özlemini çektiğimiz oşey her ne idiyse…Bir çocuk, Sevildiğini bilmek, Bir vicdan rahatlığı, Bir tabak pilav, Bir sağlıklı nefes…
Hayat bu işte; basit, küçük bir hadise…

Can Dündar

DÜNYA SEVGİSİ
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (Nisâ, 69)
Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“…Hamdeden olarak yaşa, şehid olarak öl” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 89).
İbn-i Ömer (ra) anlatıyor:
“Rasûlullah (sav) ashabı arasında kardeşlik bağı te’sîs etti ve onları birbirleriyle kardeş yaptı. O esnâda Hazret-i Ali (ra) gözlerinden yaşlar akıtarak geldi ve:
“–Yâ Rasûlallah! Ashabınızın arasında kardeşlik bağı kurdunuz, beni kimseyle kardeş yapmadınız!” dedi.
Rasûlullah (sav) ona:
“–Sen dünyada ve âhirette benim kardeşimsin!” buyurdu. (Tirmizî, Menâkıb, 20/3720)

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi