Barış, Rahmet ve Gönül Erleri

Barış, Rahmet ve Gönül Erleri

Ümit Demir 21 Ekim 2014 Salı 03:00:00
  Haberleri görmüşsünüzdür; şehrimden bir vatandaş IŞİD’e katılmış ve bir çatışmada ölmüş. Feysbuk (facebook) sayfasında da kendisini “mücayit” olarak tarif etmiş.
Genel olarak sorunumuz, ilmi hem detaylı, hem de mânâ cihetiyle öğrenmiyor oluşumuz…
İmlâ hatasını, bilenler elbet hemen fark edecektir: “mücayit” yanlış yazımdır. Mücahit diye de yazılmaz… Doğrusu “mücahid”dir.
Fakat bundan da önemlisi “cihad” genel kabul gören “savaşmak, yaralamak, yaralanmak, öldürmek, ölmek…vb.” anlamının dışında aslında bir dava, bir inanç uğruna elinden gelen tüm çabayı göstermek demektir.
İslam’ın ilk zamanları Mekke döneminde inen ayette (25/52) cihad edilmesi istenmiştir mesela… Ama nasıl? Ayette peygambere hitaben inanmayanlara, gerçeği kabalık ve zorbalıkla örtmeye çalışanlara karşı “Kur’an” ile cihad edilmesi istenir. Mekke döneminde zaten zayıf durumda olan Müslümanların, cihadın akla ilk gelen anlamıyla amel, eylem yapması demek onların tabiri caizse intihar etmesi demek olacaktı.
Ama onlar verilen emri doğru anladılar ve hakikat yolunda söz ile, nasihat ile, tebliğ ile… “cihad” ettiler.
Peygamberin ve ashabının bu tebliğ metodunu biz daha sonraları tasavvuf başlığı altındaki “gönül erlerinin” taktiği olarak görüyoruz. Mesela Anadolu eğer İslam ile müşerref olmuşsa Ahmed Yesevî ekolünden gelen talebelerin bu taktiğini anmamız ve anlamamız gerekir.
Keza yine başka bir ayette (9/73) “ikiyüzlülere/inandım deyip de inanmayanlara” karşı da cihad edilmesi emredilmiştir. Ama yine biliyoruz ki peygamber aleyhisselam hiç bir zaman ikiyüzlülere/münafıklara karşı “anlamak istediğimiz şekilde” bir “cihad” eylemine girişmemiştir. Hatta münafıkların isimleri, O’na bildirildiği halde hiç kimseye karışmamış, aksi söz söylememiş, toplum içinde rencide edici bir davranışta bulunmamıştır.
Davalar bizlerden kendileri için ölmemizi değil, yaşamamızı ve yaşatmamızı isterler!
Hele hele insanı yerlerde sürünmekten alıp “eşref-i mahlukât” yani yaratılmışların en şereflisi yapan İslam, öldürmeyi değil bilakis yaşatmayı amaçlar.
Zor olan kendimizi bilgi ile donattıktan sonra bir insanın “hayat” bulmasına vesile olabilmektir. Kolay olan ise elimize bir kılıç ya da bir tüfek alıp hem kendimizi hem de diğer insanı ateşin kıyısına getirmek…
“Bir Anneye Mektuplar” isimli başucu kitabın yazarı olan Psikolog Dr. Wilhelm Stekel “Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir. Olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir” der.
Bizim de dilimize pelesenk olmuştur “insan-ı kâmil, olgun insan, kemâlat, ermiş…vs.”
Dilimizdeler ama gerçek mânâda olgunluk nedir, insan-ı kâmil seviyesine varmak için neler yapmalıyız, bu seviyede nasıl davranmamız lazım, üzerinde hiç de emek sarf etmeyiz! Barış dinine ve şefkat, merhamet peygamberine iman ettiğimizi söylememize rağmen olgunluktan bu şekilde uzak kalışımız hayra alâmet gözükmüyor.
Bilgimiz kıt, heyecanımız fazla, aklımız karışık…
Tam da bizi arzularına göre yönetmek isteyenlerin ağzına layık!
İlimsizlik ve eğitimsizlik yüzünden yanlış üstüne yanlış yapılıyor.
O halde etrafımızdaki bu kafa karıştırıcı bilgilendirmeye dur demek için ilk kaynaklardan yani Kur’an (meal ve tefsir), sahih hadis kitaplarından kendimizi sürekli geliştirmeli, İslam’ın ve peygamberimizin şefkat ve ahlâk ilkesini kendimize hedef bilmeli, aynı zamanda da farklılıklara karşı hoşgörümüzü ve empatimizi üst seviyede tutmaya çalışmalıyız.
Aksi halde kendimize “mücayit” der, elimizdeki bir silahla “hayat” karartır, sonumuz da bir meçhule gider.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi