Muharrem Günay
Muharrem  Günay
muharremgunay@kocatepegazetesi.com
ANADOLU’DA TARİKATLARIN YAYILMAYA BAŞLAMASI
  • 0
  • 180
  • 25 Haziran 2020 Perşembe
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Anadolu’nun Selçuklu hâkimiyetine geçmesinden sonra gelen göçmenler arasında bulunan erenler Osmanlı dönemi de dâhil olmak üzere bu yeni topraklarda tarikatlarını yaymaya başladılar. Selçuklu döneminde başlayıp Osmanlı döneminde de devam eden göçmenler arasında bulunan tasavvuf erenleri Anadolu’ya üç merkezden gelmişlerdi. Bu merkezler Horasan, Erdebil ve Şirvan idi. Horasan Yesevîlik, Kübrevîlik ve Nakşibendîliğin, Erdebil Safevîliğin, Şirvan ise Halvetiliğin merkezi konumundaydı. (Özsaray, 2005, s.28).
İşte bu erenler sayesinde Anadolu ve daha sonraki asırlarda Osmanlı devletinin fethettiği yeni coğrafyalar tasavvufî düşünce ile tanışmış oldu. Böylece bu dervişlerin yerleştiği yerlerde kendilerine bağlı göçmen grupların iskân edilip yerleşik hayata başlamaları da sağlanmış olmaktaydı. Müslüman bir yerleşkenin cami ile başladığı bilinen bir gerçektir ki bu uygulamayı önce Peygamber Efendimiz (s.a.v) başlatmıştı. Diğer Müslüman fâtihler gibi Selçuklular da bir yeri fethettikleri zaman oranın en büyük kilisesini kılıç hakkı olarak camiye çevirmişlerdir. Bu camilere fethiye camileri denilir. Bunlardan Anadolu’nun birçok şehir ve kasabasında mevcuttur (Özsaray, M,2005, s. 28). Bu camiler şehirlerin adeta kalbi durumundadır. Müslümanlar orada dînî ve sosyal her türlü ihtiyacını giderirler. Bu bakımdan olsa gerek şeyhler ve dervişler de tekke ve zaviyelerini henüz kurmadan önce camilerin çevresinde yerlerini almışlardır (Özsaray, 2018, s. 28). Nitekim günümüze kadar gelen birçok Selçuklu külliyesinde cami, medrese ve tekkenin bir arada bulunduğunu, hatta şifahane, imaret gibi sosyal kurumları da içine alan geniş mekânlar olduklarını biliyoruz. Bu müesseselerin etrafında oluşan çarşı ve mahalleler ise Müslüman şehrin diğer unsurları olmuştur. Böylelikle devlet ricali ve cemaat gerek ibadet için camiye geldiğinde, gerek beşerî ihtiyaçlarını karşılamak için külliyenin diğer bölümlerine uğradığında bir müderris veya bir şeyhle her zaman karşılaşma imkânına kavuşmakla ilmî ve rûhî meselelerine çözüm bulma imkânına kavuşmuş olmaktaydı. Bu külliyeler sayesinde toplumda havas denilen âlim ve ârifle avam denilen halk tabakası, zenginle fakir, sultanlar ve devlet adamlarıyla tebaa tanışması ve kaynaşması gerçekleşmekteydi. Şüphesiz müderrisler ve şeyhlere bütün bu imkânları verenler ise kendilerine son derece saygı duyan sultanlar ve diğer devlet ricali idi. Devletin verdiği bu imkânlar sayesinde onlar da faaliyetlerini rahatça yapmaktaydı.
Selçuklular döneminde şehirlerde dikkat çeken dînî yapılar arasında ziyaretgâhlar da bulunmaktaydı. Burada medfun bulunan zatlar Anadolu’ya gelen ve buraların Müslümanlaşmasını sağlayan Türkmen şeyhleriydi. Bu kişiler veli kabul edilir ve ziyaret edilirlerdi. Bu Türkmen şeyh ve babalarının ziyaretgâh olan mezarları Ortaçağ Türkiyesi’nin her tarafını doldurmuş ve Anadolu’yu âdeta bir evliya diyarı haline getirmişti (Özsaray, 2018, s. 29). Bu durum gayet anlaşılabilir bir realitedir. Çünkü “Büyük Selçuklular dönemi tasavvufun en değerli eserlerinin verildiği ve büyük tarikat kurucusu pirlerin yetiştiği devirdir” (Yılmaz, 1999, s. 20 ve Özsaray, 2018 s. 29). Bu pirler sayesinde Büyük Selçuklu toprakları tasavvufî düşüncenin tesiri altında kalmıştır. Bu sebeple Selçuklu’da sultan-sûfî ilişkilerinin dayanışma içinde seyrettiği rahatlıkla söylenebilir. Tarikatların bu dönemde ortaya çıkıp kurumsallaşması da bunun delilidir. Aksi takdirde sultanların desteği olmadan sûfîlerin kolayca kurumlaşmalarına imkân olmazdı.
Selçuklular, İslâm dünyasının siyasi liderliğini ele aldıktan sonra Kur’an ve sünnete dayalı tasavvuf anlayışını koruma ve gelişmesine yardım etme konusunda gayret göstermişlerdir. Tuğrul Bey’den itibaren Selçuklu sultanları mutasavvıflara karşı büyük saygı göstermiştir. Tuğrul Bey dönemin şeyhlerinden Baba Tâhir-i Uryân’ın nasihatlerini dinler, Melikşah âlimlere ve şeyhlere bol ikramlarda bulunur, onların gönüllerini hoş tutmayı severdi. Nizâmülmülk de ulemaya ve sûfîlere büyük itibar gösterirdi. Horasan sûfîliğinin görüşlerini temsil eden Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî, hocası Nasrâbâdî’nin, “Tasavvufun aslı kitap ve sünnete dört elle sarılmaktır” şeklindeki görüşünü devam ettirerek Selçuklular döneminin önemli âlim ve sûfîsi Abdülkerîm el-Kuşeyrî’yi etkilemiştir. Kuşeyrî önce Ebû Ali ed Dekkâk’tan, daha sonra Horasan’ın ünlü şeyhi Sülemî’den tasavvuf terbiyesi alarak yetişmiştir. Kuşeyrî’nin öğrencisi ve daha sonra Nakşibendiyye adıyla anılan Hâcegân silsilesinin önemli bir halkası olan Ebû Ali el-Fârmedî, Kuşeyrî ile Gazzâlî’yi birbirine bağlayan köprü vazifesi görmüştür. Nîşâbur’da iken Ebû Ali el Farmedî’nin sohbetlerine katılan Gazzâlî hayatının son zamanlarında tam manasıyla tasavvufa yönelmiştir. Tasavvuf onunla birlikte yeni bir döneme girmiş ve İslâm kültüründe âdeta resmî bir hüviyet kazanmıştır. Nizâmiye medreselerinin müderrisleri ve öğrencileri arasında sayıları çok az olmakla birlikte tasavvufa yönelenler de olmuştur. Bu müderrislerden biri olan Ahmed el-Gazzâlî tasavvufî yönü kardeşinden çok daha ileride önemli bir şahsiyettir. Bağdad Nizâmiye Medresesi’nde Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin talebesi olan Yûsuf el-Hemedânî, Ebû Ali el Farmedî’ye intisap edip onun müridi olmuş, Irak, Horasan ve Mâverâünnehir’de halkı irşad etmiştir. Yusuf el-Hemedanî, Abdullah Berkî, Hasan Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik-ı Gucdüvanî gibi dört büyük halife yetiştirmiştir. Yeseviyye tarikatını kurarak Türkler arasında İslâm’ı yayan Ahmed Yesevî, Haydarîlik ve Bektaşilik üzerinde de etkili olmuştur. Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’nin kurduğu Hâcegân tarikatı XIV. yüzyıldan sonra Bahâeddin Nakşibend’e nisbet edilerek Nakşibendiyye adını almış, Türkler arasında en yaygın tarikat haline gelmiştir. Kadiriyye tarikatının pîri Abdülkadir-i Geylanî, Selçuklular devrinde Bağdat’ta yaşamıştır. Kurduğu tarikat sonraki dönemlerde Kuzey Afrika’dan Çin’e ve Anadolu’ya kadar İslâm dünyasının hemen her tarafına yayılmıştır. Selçuklular devrinde ülkenin çeşitli yerlerinde zaviye ve hankahlar inşa edilerek sûfîlerin hizmetine verilmiştir. Aynı amaç için kullanılan ribatlar, sûfîlerin barınma ve eğitim merkezleri olmanın yanında seyahat eden âlimler ve talebeler için konaklama mekânları görevini de sürdürmüştür. Selçuklular döneminde inşa edilenlerle birlikte sûfîlere ait ribatların sayıları artmıştır. Sadece Sultan Melikşah devri ve sonrasında yapılan ribatların sayısı otuz beş civarındadır (Özsaray, 2018, s. 29-30).

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YENİ
  • YORUM