ANA BABA VE BEDDUA – Kocatepe Gazetesi

ANA BABA VE BEDDUA – Kocatepe Gazetesi

Serencam Serencam 10 Ağustos 2015 Pazartesi 03:00:00
  Çocuklarına karşı öfkeli ve tahammülsüz anne ve babalar ;
Anne ve babalarının beddua -lanetlemelerinden arınmadan şefkat göstermekte zorlanır.
Anne ve babanın her olumsuz söz hem anne babaya hem de evlada zarar verir.
Bütün beddua ve lanetler kişinin bedeninde kayıt altındadır…Sırt bölgesinde sol kürek kemiğine anne ile ilgili , sağ kürek kemiğine ise baba ile ilgili kayıtlar vardır.
Anne ve babayı eleştirme- küçük görme – aşağılama- bağırma- beddua etme- şiddet uygulandığında ise maddi kayıpların yanında sağlık ve ilişkilerle ilgili ağır deneyimler yaşanabilir.
Özellikle anneden gelen negatif enerji ve anneye olan kızgınlık yaşamda atılan adımlarda engeller ve zorlayıcı yaşam deneyimlerini getirir.
Bu sebepledir ki anne ve babaya ne kadar kötü olduğunu düşünseniz de öff bile diyemezsiniz denir.
Hayatta ise Tövbe ettirmek ve helalleşmek gerekir.
Değil ise kendi yaptıklarımız ile ilgili tövbe ederek arkasından;
Allahım anne ve babamdan bana gelen beddua lanet kötü söz ve negatif enerjilerin şerrinden ben sana sığınırım. Ayten Tekeci

DELİNİN NAMAZI

DELİNİN biri camiye girer, belli ki namaz kılacak. Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır. Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider..
Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar. Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.
Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan..
Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar. Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile..
İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar.
İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki: “Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”
Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar: “Âdetiniz böyle değil mi?” “Ne âdeti?!” der Hoca..
Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra.. Der ki meczub bu kez: “Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!
Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der.. “Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..
Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına, bıyık altından gülüşmeler başlamıştır. Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır: “Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı.
Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..”
Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca; “ Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar.
O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar! Aynen doğrudur dedikleri çünkü;
Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği. Biri açtır aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır. “Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca. O da der ki: “Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!
Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda..
“Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”
Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet.. alıntı

DURMAYANLAR BAŞARIR

Henüz 15 yaşındayken disleksi (öğrenme bozukluğu) teşhisi konulduktan sonra herkes hayata küsmesini beklerken kendi eksikliklerini görüp tüm hayatını tutkularıyla yaşamak için adayan Richard Branson, TIMEdergisine göre 2007 yılında dünyamızı şekillendiren, en etkili 100 kişisinden biri.
Hayatı boyunca yaşadığı şansızlık veya başarısızlıklardan başarı yakalamayı tutku haline getirerek Virgin markaları altında toplamda 55 bin çalışanıyla 20 milyar doların üzerinde ekonomi oluşturmuş.
20’li yaşlarda çok beğendiği 15 yaşındaki bir müzisyen arkadaşının [Mike Oldfield] şarkılarına albüm yaptırmayı hiçbir yapımcıya kabul ettiremeyince, “o zaman ben yaparım” diyerek de Virgin Records Sweden kuruyor.Çunkü ona göre bunlar harika şarkılardı ve gençler dinleyebilmeliydi. Oldu da. ‘Tubular Bells’ albümü yıllarca en çok satanlarda kalmış ve hatta sonrasında da ‘The Exorcist’ filminin müziği olmuş.
Hayatının en sinir bozucu anlarından birinde dünyayı değiştirecek şirketi kurmaya karar vermiş;
“Eşimle planımız Puerto Rico’ya gitmekti, ancak havaalanına geldiğimizde uçuş iptal edilmişti. Herkes söyleniyor ve şikayet ediyordu. Kimse bir şey yapmıyordu. O zaman ben yapmaya karar verdim. Birisi yapmalıydı.
2.000 dolara bir charter kiraladım. Bu parayı oradaki kişi sayısına böldüm. Adam başı 29 dolar. Bir siyah tahta alıp üzerine şunları yazdım:”
VIRGIN AIRWAYS
PUERTO RICO
29$ TEK UÇUŞ
“İş fırsatları otobüs gibidir, her zaman bir diğeri gelir” diyen, gece uykuda gördükleriyle yetinmeyip gündüzleri de rüya görebilen bu adam, tutucu kafalara, orta sınıftan insanların da hayallerinin peşinden gidip başarı öyküleri yazılabileceğini gösteriyor.
Sorum şu;
Kaçımız başarısızlık ya da şansızlık karşısında söylenmek yerine yeni bir iş fikri geliştirebiliyoruz?
Sızlanmayı bırakın. Kendi hayatınızdan sadece kendiniz sorumlusunuz. İsteyin ve peşinden gidin. Bahaneleri çöpe atın!
alıntı

Telaşlı zamanlara düştü yolumuz
Geniş zamanları
tüketeli çok oldu.
Hep bir yerlere koşuyor,
Hep bir yerlere
yetişemiyoruz.
Hep acele işlerimiz
tüm işlerimiz acele
Oysa nereye gidiyoruz böyle koşar adım
Hayatı hiçe
sayarak nereye.
Hep ‘ecel’e
gidiyoruz aslında
Yalınayak
koşar adım acele… (B.Gökçe)

İnsanlara yalan söyleyip onları kandırabilirsiniz. Arkalarından gülüp “aptal olduklarını” da düşünebilirsiniz.
İyi niyetlerini suistimal ederek “eşek yerine” de kullanabilirsiniz. Hatta samimiyetlerinden yararlanarak işlerinizi de tıkır tıkır yürütebilirsiniz. Buraya kadar tamam, kabul edilebilir, anlaşılabilir. Netice de “adilikte” bir meziyet, bir beceridir, takdir etmek gerekir(!) Ama rica etsem bir kez olsun aynaya bakıp “ben insan mıyım?” diye kendinize sorabilir misiniz? Vicdanınızın sesini bir kez olsun dinler misiniz?!
Mavi ya da pembe kimlikleri boş verin. Onlardan herkeste var, tüm yeni doğanlara veriyorlar. Nüfus sayımında kelle hesabı kolay olsun diye onlar(!)
Yoksa, kimliğin “insanlıkla” bir alakası yok!
Öyle bir teknoloji yok, henüz “adamlığı” belgeleyemiyorlar!
-Cihad KÖK

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi